Neler Yeni

Hoşgeldiniz İslami Forum Sayfası

Tüm özelliklerimize erişmek için şimdi bize katılın. Kaydolduktan ve oturum açtıktan sonra, konular oluşturabilir, mevcut konulara yanıtlar gönderebilir, diğer üyelerinize itibar kazandırabilir, kendi özel mesajınızı edinebilir ve çok daha fazlasını yapabilirsiniz. Ayrıca hızlı ve tamamen ücretsizdir, peki ne bekliyorsunuz?
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Nebî ve Rasül; Anlam ve Mâhiyeti (1 Kullanıcı)

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
“Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, 'Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın' dediniz. Mûsâ ise (onlara): 'Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.' dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir." (2/Bakara, 61)
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Nebî ve Rasül; Anlam ve Mâhiyeti

"Nebî" sözlükte haber getiren, haberci demektir. Nebe’ fiilinin fâil ismidir. "Nebe’", kendisiyle ilim meydana gelen, çok faydalı ve önemli haber demektir. "Nebî", önemli ve faydalı, aynı zamanda sağlam bir haber getiren elçi demektir. Bazılarına göre nebî kelimesi, yükseklik anlamına gelen "nübüvvet" kelimesinden türemiştir. Buna göre "nebî", her bakımdan yüksek bir makam sahibi, insanlara doğru ve önemli haber getiren kimse demektir.

"Rasûl" kavramı "risl" kökünden türemiştir. "Risl" sözlükte; yerine getirmek üzere gitmek, yumuşaklık ve kolaylık üzere göndermek demektir. "Rasûl", hem gönderilen mesaj, hem de mesaj yüklenip götüren anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da daha çok ikinci anlamda geçmektedir. Allah (c.c.) insanlar arasından bazılarını seçer ve onları özel bir görevle gönderir. Bu gönderme işine "irsâl", gönderilen elçiye "rasûl", rasûllerin görevlerine de "risâlet" denir. İslâm literatüründe "nebî" ile "rasûl" aynı anlamı ifade ederler. Kur’an her iki kelimeyi de aynı anlamda kullanmaktadır.


Türkçe’de ise, Farsçadan gelen "peygamber" kelimesi daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Her üç kelime de "Allah’ın elçisi" anlamına gelir. Nebî’nin çoğulu "enbiyâ" ve "nebiyyûn"dur. Kur’an’da, nebîlerden/peygamberlerden çokça bahseden 21. sûrenin adı: "Enbiyâ" sûresidir. "Rasûl" veya "mürsel", haber ve mesaj götüren anlamında elçi demektir. "Rasûl"ün çoğulu; rusül, mürsel’in çoğulu ise; mürselîn’dir.

Rasûller tıpkı nebîler gibi Allah’ın seçtiği elçilerdir. Ancak nebîler, haber getiren anlamında yalnızca insanlardan seçilirken; rasûller hem insanlar arasından, hem de insan dışındaki varlıklardan seçilebilir. Rasûle aynı zamanda mürsel de denilmektedir. "Rasûl", risâlet görevini Allah ile insan arasında yürüten kimsedir. Rabbimizin mesajlarını bir plana bağlı olarak, yumuşaklıkla, ürküntüye yer vermeden yerine ulaştıran elçidir.

Rasûller haberci anlamında elçi oldukları için bazen şuursuz varlıklar arasından da seçilmiş olabilirler. Şuursuz elçilere yağmur ve rüzgâr, şuurlu rasûllere melekler ve nebîler örnek olarak verilebilir. “Allah, meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.”
(22/Hacc, 75)
Kur’an, rüzgârın aşılayıcı elçi olarak gönderildiğini ifade etmektedir
(15/Hicr, 22).
Elçi, bir işle görevlendirilen ve görevi konusunda yetkisi olan kimsedir. O, kendisini gönderen makama karşı sorumludur. Hangi iş için gönderilmişse, o işi yapmaya memurdur. Nitekim rüzgârın veya yağmurun elçi olarak gönderilmesi, onların belli bir işlevi yerine getirmeleri ile sınırlıdır. Rüzgâr aşılayıcı, yağmur yeryüzünü diriltici bir fonksiyon gösterir; onların elçilikleri bunlarla sınırlıdır.

Nebî, Allah’ın kendisine vahyettiği şeyleri insanlara aktaran, onları bu vahye inanmaya ve itaat etmeye davet eden kişidir. Onlar insanları, vahiyle terbiye eden terbiyecidirler. Onlar, Allah tarafından seçildikleri için, en temiz insanlardır. İnsanlık için örnek kişilerdir. Onlar, Allah’ın kendilerine vahyettiği şeyi canlı olarak yaşıyorlardı. Peygamberler, aldıkları vahyin canlı örnekleridir. Her nebî, kendi döneminin insanları için, Allah tarafından seçilmiş örnek (numûne) idi. Nebîler, Allah’a hakkıyla kulluk yaparlar ve ubûdiyyetin (kulluğun) nasıl yapılması gerektiğini gösterirler.

Allah’ın insanlar arasından seçtiği elçiler de belli bir mesajı insanlara ulaştırmak, bazı şeyleri haber vermek ve aldıkları vahiyle insanlara örnek olmak üzere görevlidirler. Risâlet, bir anlamda nübüvvettir ve Allah’ın insanlara haber ulaştırma yoludur. İnsanları hidâyete götürmenin, onları dünya hayatında yaşantılarını düzenlemenin, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmanın, onları âhiret hayatına hazırlamanın bir yoludur.

Risâlet, insanları Allah’ın vahyi ile terbiye etmenin sistemidir. İnsanlık bu kurum sayesinde Allah’a kulluğu ve fıtratındaki güzelliği keşfedebilir. Rasûller, aldıkları vahiy ve yüklendikleri görevle; insan fıtratının derinliklerindeki güzellikleri, iyilikleri ve Hakk’a bağlılığı pratik hayata geçirirler; insan hayatından çirkinlik ve kötülükleri uzaklaştırmaya çalışırlar.

Devam edecek
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Kur'ân-ı Kerim'de Nebî ve Rasül Kavramı

Kur'ân-ı Kerim'de "nebî" kelimesi, tekil ve çoğul olarak 75 defa, "nübüvvet" 5 defa geçer. Bu sayı, aynı kökten fiillerle toplam 160'a çıkar. "Rasül" ve "mürsel" kelimeleri ise Kur'an'da toplam 383 yerde kullanılır. Buna aynı kökten fiiller de eklenince bu sayı 513'e yükselir. Nebîlerin soyları, ahlâkları, hayatları ve yürekleri pak ve aydınlıktır. Onlar selâm üzerine doğar, selâm ile ölürler (19/Meryem, 15, 33). Yani onlar her türlü kirden ve pislikten, isyandan ve sapıklıktan korunmuşlardır. Emniyet ve güven, itimat ve barış onların karakteridir. Çevrelerine selâm (güven ve barış) ortamı sunarlar. “Ve selâmün ale’l mürselîn = Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!” (37/Saffât, 181)


Peygamberler, insanları cennet ve Allah’ın nimetleriyle müjdelemek, cehennem ve Allah’ın azabıyla korkutmak için gönderilmişlerdir (5/Mâide, 19; 7/A’râf, 184, 188; 11/Hûd, 2, 12; 4/Nisâ, 165). En güzel biçimde yaratılan insan (95/Tîn, 4), irâde sahibidir. Tüm davranışlarından mes'uldür. Allah’ın verdiği nimetlere karşı şükretmek ve O’na ibadet etmekle yükümlüdür. İnsan, tek başına, nasıl şükredileceğini, nasıl kulluk yapılması gerektiğini bilemez; bu görevlerini yerine getirme noktasında bir çok engelle ve zorluklarla karşılaşır. O yüzden insanın bir mürşide, rehber ve kılavuza ihtiyacı vardır. İşte bu mürşid ve rehber, peygamberdir (5/Mâide, 16).


İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır: “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten rasûller gönderdik.” (2/Bakara, 151) Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında ilâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab'ı ve onunla gelen gerçekleri mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin peygambere yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını imtihan etmektedir (57/Hadid, 25).


Allah (c.c.) bazı peygamberlere, nasıl yaşayacaklarını, hangi prensiplere göre hareket edeceklerini ve ibadetlerini nasıl yerine getireceklerini bildiren şeriatler göndermiştir (42/Şûrâ, 13). Ama bütün peygamberler, insanlara yalnızca Allah’ın dini olan İslâm'ı anlatmakla görevli idiler. Allah’ın rasûlleri arasında da bir ayrım yoktur; Hepsi de seçilmiş, şerefli elçilerdir (2/Bakara, 285). Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere itaat etmek Allah’a itaat etmektir (4/Nisâ, 59, 64). Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman mü’minler "işittik ve itaat ettik" derler. Son Peygamber’e iman eden mü’minler, O’nun herhangi bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle rızâ gösterirler (24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36).


Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu tâkip ederler (3/Âl-i İmrân, 31). Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir (33/Ahzâb, 21). Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı her şeyden de kaçmak zorundadırlar (59/Haşr, 7). Son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.s.), mü’minleri sever, onların üzerine titrer, sıkıntıya düşmelerinden dolayı üzülür (9/Tevbe, 128). Bütün peygamberler rahmet; Son Peygamber de âlemlere rahmettir (21/Enbiyâ, 107).


Devam edecek
 

gezenbirisi

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
5 Ağu 2009
Mesajlar
2
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
43
kafam karıştı

kafam karıştı

konuyla tam ilgili mi bilmiyorum nebi ve rasul konusu hakkında tahsin33 arkadasımızın, hidayet çağı arkadasımızla yaptıkları daha onceki konusmayı okudum. onceleri tahsin33 arkadasımız gibi dusunuyordum hala da oyle ama nebi ve resul farkı kafamı karıstırmaya basladı. hatta bu konunun ahir zamanda ortaya cıkacak mehdi (as) için dayanak olması yanında su an aramızda yasayan resuller oldugu iddasına kadar gidiyor olması da bu durumu onemli hale getiriyor. diyanette yazdıgımda cevabı asagıdaki gibi geldi biraz genel ama hala dusunuyor ve arastırıyorum...

Cevap:
Peygamber farsça bir kelime olup; sözlükte, "haberci" demektir. Arapçadaki "Nebî" ve "Resul" kelimelerinin karşılığı olarak kullanılır. Bir terim olarak peygamber; Allah Teâlâ'nın, kullarına isteklerini bildirmek ve onlara hakkı, doğruyu ve yanlışı açıklamak üzere seçtiği ve görevlendirdiği insanı ifade eder. Yeni bir kitap ve şeriat getirmiş olan peygambere hem Nebî, hem de Resul denir. Yeni bir kitap getirmeyip kendinden önceki peygamberin şeriatını devam ettiren, onunla amel eden peygambere de sadece Nebî denir. Resulün çoğulu "rusûl"; Nebî'nin çoğulu ise "enbiyâ"dır. Ayet ve hadislerde Resul karşılığında "mürsel" ve çoğulu "mürselûn" de kullanılır.
Peygamberlere inanmak, iman esaslarındandır. Yüce Allah, insanlardan bazılarını, diğer insanlara müjdeleyici ve azabı haber verici elçiler olarak göndermiştir. Bu elçiler insanların ihtiyaç duyacakları her şeyi onlara açıklamışlardır. İlk peygamber, Hz. Âdem; son peygamber ise, Muhammed (s.a.s)'dir. Bu ikisi arasında sayısını ancak Allah'ın bildiği kadar peygamberler, gelip geçmiştir. Kur'an-ı Kerim'de yalnız yirmi beş peygamberin adı zikredilir. Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, İlyas, El-Yesa', Zül-Kifl, Yunus, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Muhammed (hepsine selâm olsun). Bir de Uzeyr, Lokman ve Zül-Karneyn'in isimleri geçer ki, bu üçünün peygamber mi yoksa velî mi oldukları ihtilaflıdır.
Bazı hadislerde peygamberlerin sayıları zikredilmişse de, bu konudaki hadisler âhâd yoluyla geldiğinden, kesin delil sayılmamıştır. Çünkü peygamberleri bir sayı ile sınırlandırmak, bu sayının dışında kalanları peygamber kabul etmemek sonucuna götürür ki, bunun için kesin delil gerekir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: Daha önce bazılarını sana anlattığımız, bazılarını da anlatmadığımız peygamberler gönderdik. Allah Musa ile bizzat konuştu" (en-Nisâ, 4/164). Peygamberlerden beş tanesi getirdikleri tevhîd dininin yerleşmesi için büyük sıkıntı ve cefalara katlanmaları, üstün irade ve fazîletleri sebebiyle Ulûl-azm peygamber sayılmışlardır. Bunlar; Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'tir (bk. el-Ahzâb, 33/7).
Allahu Teâlâ her millete bir peygamber göndermiştir. Andolsun ki biz, her millet için; Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının diye bir elçi gönderdik" (en-Nahl, 16/36). Buna göre, hak ve batıl her ümmetin önüne, bir elçi aracılığı ile serilmiş, Allah emir ve yasaklarını onlara duyurmuştur. Ayetlerde şöyle buyurulur: İçinde azabı haber veren bir korkutucunun geçmediği hiç bir ümmet yoktur" (el Fatır 35/24); "Her ümmetin bir elçisi vardır" (Yunus, 10/47). Bu elçi bazan bir peygamber, bazan da peygamberin o kavmi irşad için görevlendirip gönderdiği bir elçidir. Yasin Suresinde İsa (a.s) tarafından, gönderilen elçiler, Hz. Muhammed'i dinledikten sonra kavimlerine giderek İslâm dinini tebliğ eden cinler bunlar arasında sayılabilir.
Peygamberlere imanın bütün peygamberleri kapsaması gerekir. Bir tanesine bile inanmamak kişiyi dinin dışına çıkarır. Buna göre, iman yönüyle hiç bir peygamberi diğerinden ayırdetmemek gerekir (el-Bakara, 2/285). Ancak peygamberler arasında resul veya nebî olma, daha faziletli bulunma gibi sebeplerle farklılık olabilir. Her resul nebîdir, fakat her nebî resul değildir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed'le İsmail aleyhisselâmın hem resul ve hem de nebî oldukları belirtilir: "Muhammed, adamlarınızdan hiç birinin babası değildir. Fakat o, Allahın resulu ve nebilerin sonuncusudur" (el-Ahzâb, 33/40); Kitapta İsmail'i de zikret. Çünkü o, sözünde duran, resul ve nebî olan bir zat idi" (Meryem, 19/54).
Peygamberlerin en üstünü Hz. Muhammed, sonra ûlûl-azm diğer dört peygamber, daha sonra resuller ve nebiler gelir. Bu duruma göre, Allah nezdinde bir peygamber, peygamber olmayan bütün insan, melek ve cinlerden daha üstündür: "Biz onlardan her birine âlemlerin üstünde yüksek meziyetler verdik" (el-En'âm, 6/86).

Hak din, ilk insan ve ilk peygamber Hz.Adem'le başlamıştır. Esas itibariyle hak dinin temel prensiplerinde değişiklik yoktur. Fakat kabiliyetlerin, zaman ve mekanın, sosyal şartların değişmesine ve gelişmesine bağlı olarak ibadet şekilleri ve bazı hükümlerde değişiklikler olmuştur. Peygamberlerin getirdiği esaslarla fikirler geliştikçe, medeniyet ilerledikçe Allâh (c.c) peygamberleriyle ortaya koyduğu dinlerini de tekamül ettirmiştir. Bu tekamül, Musevilik ve Hıristiyanlıktan sonra İslâmiyet ile zirveye ulaşmıştır. Buna paralel olarak, sahifeler halinde başlayan ilahi kitaplar, Tevrat ve İncil'den sonra, kıyamete kadar sürecek olan sonsuz mucize Kur'an-ı Kerim'le noktalanmıştır.
Hz. Adem (a.s.)'den Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e kadar gelen bütün peygamberler insanlara Allah'ın birliği inancını tebliğ etmişler ve Allah'a nasıl ibadet edileceğini öğretmişlerdir.
Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'in, Hz. Âdem'den sonra peygamber olan Hz. Nuh (a.s.)'tan itibaren devam eden vahiy zincirinin devamı olduğunu şöyle açıklar: "Şüphesiz biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Hârun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Dâvud'a Zebûr'u verdik" (en-Nisâ, 4/163).
İslâm kelimesi ve türevleri genel olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)'den önceki semâvî tevhid dinleri ve mensupları için de kullanılmıştır. Çünkü vahy'in kaynağı bir olup, O da yüce Allah'tır. O'na ve peygamberlerine "tabi ve teslim olma" niteliği önceki dinlerde de vardır. Kur'an-ı Kerîm'de bununla ilgili pek çok âyet- i kerîme vardır.
Cenâb-ı Hak (c.c.) Nûh (a.s)'a vahyettiği gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)'e de vahyettiğini bildirmiş (en-Nisâ, 4/163), Hz İbrahim ve ondan sonra gelen bazı peygamberleri ve mensuplarını "müslüman" olarak nitelemiştir. "Bir zaman Rabbi ona: "İslâm ol" dediğinde, İbrahim: "Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" demişti. İbrahim İslâm ümmetinden olmayı oğullarına da vasiyet etti. Ya'kub da onu tavsiye ederek: "Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. O halde sizler sadece müslümanlar olarak can verin" dedi. Yoksa siz Yakub'a ölüm geldiği sırada yanında mı bulunuyordunuz? O zaman o, oğullarına: "Benden sonra neye tapacaksınız?" demiş, oğulları da:"Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek ilâha kulluk edeceğiz. Bizler O'na teslim olduk" demişlerdi" (el-Bakara, 2/131-133).
Şu ayet-i kerîmede peygamberlerin mesajının temelde bir ve aynı olduğu ve bunun da İslâm'dan ibaret bulunduğu şöyle ifade buyurulur: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilen ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilene iman ettik. Onlar arasında bir ayının yapmayız, biz de Allah'a teslim olanlarız, deyin" (el-Bakara, 2/136). Ancak daha sonra yahudi ve Hıristiyanlık dininin bozulduğu ve mensuplarının şirke düştükleri bir önceki ayette şöyle anlatılır: "Kitap ehli: " Yahudi ve hristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız" dediler. Ey Muhammed! De ki:"Hayır biz bâtılı bırakıp hakka yönelen İbrahim'in dinine uyarız O, Allah'a ortak koşanlardan değildi" (el-Bakara, 2/135).
Bütün insanlığa hitabeden ve evrensel bir mesaj getiren son kitap Kur'an-ı Kerim ve tevhid dini İslam, mutlak irade sahibi Allahu Teâlâ tarafından en mükemmel düzeye ulaştırılmıştır: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim"(Maide, 5/3). Kendi devirlerindeki toplum ihtiyaçlarını karşılayan önceki semâvî dinler ve İlahi vahye dayandığı halde insanların eliyle tahrif edilen ilahi kitaplar İslâm'ın ve Kur'an-ı Kerim'in gelişiyle yürürlükten kaldırılmış ve İslâm ve Kur'an-ı Kerim onların yerini almıştır.
"Allah, dilediği hükmü verir" dilemesi hür, iradesi hükümdür. Dileği ile hükmetme yetkisine sahiptir. Bu noktadan, dileğine ortak biri yoktur. O'ndan başka hükmedecek de, hükmünü iptal edecek de yoktur. Allahu Teâlâ mutlak irade sahibidir, diler ve dilediğini yapar. Onun kudreti sonsuzdur ve her şeye gücü yeter.Yani Allah'ın iradesini kısıtlayan, onu tahdit eden herhangi bir başka irade sözkonusu olamaz. Öyleyse Allahu Teâlâ'nın iradesi bütün yaratıklar üzerinde mutlak surette geçerlidir. "Rabbin şüphesiz irade ettiği şeyi kolaylıkla yapabilen ve yerine getirebilendir" (Hûd, 11/107) Bu konudaki diğer Kur'an ayetleri şöyledir: "Allah bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece o şeye "ol " demektir; o da hemen olur" (Yâsin, 36/82); "Rabbin dilediğini yaratır ve seçer" (el-Kasas, 28/68);"şüphe yok ki Allah dilediğine hükmeder" (el-Mâide, 5/1). "Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrarlar. O, çok bağışlayandır, çok sevendir.Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır. Dilediğini mutlaka yapandır" (Büruc,85/13-16).
Allahu Teâlâ'nın, "Şüphesiz o zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz (Hicr,15/9) hükmünü ve tasarrufunu da bilebildiğimiz bazı hikmetleri dışında bu irade çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Mutlak irade ve tasarruf yetkisine sahip olan Allah'ın, daha önce belirli zaman ve toplumlara gönderdiği peygamberler, kitaplar ve dinler insanların ve toplumların ihtiyaç ve sosyal gelişmelerine göre gönderilmişti.
Yüce Allah (c.c.), insanlığa gönderdiği risaleti sona erdirmeyi dilediği zaman da, özel bir zaman ve mekan ile ve belirli bir toplumla sınırlandırmaksızın bütün "insan"ları muhatap alan risalet ile peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed(s.a.v.)'i, en son kitap olarak Kur'an-ı Kerim'i ve seçip razı olduğu İslam'ı göndermiştir.
Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanıyoruz. Kur'an-ı Kerim son ilahî kitaptır. Ondan sonra başka kitap gelmeyecektir. Kur'an-ı Kerim'in hükümleri kıyamete kadar geçerli olacak, değişmiyecektir. Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığa gönderilen bir kitaptır. Her asrın ihtiyaçlarını karşılayacak hakikat ve hikmetlerle doludur.
Yine inanıyoruz ki Peygamberlerin en yüce ve sonuncusu, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir.
O'nun tebliğ ettiği İslâm dini, son din'dir. Allah tarafından getirdiği Kur'an-ı Kerim, bütün insanlığa seslenen Allah'ın son kitabıdır.
İslamiyet, kendinden önceki dinlerin hükmünü kaldırmıştır. Bu itibarla, hangi dine mensup bulunursa bulunsun, tüm insanlar İslam'a girmekle yükümlüdürler.

Daha geniş bilgi için Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nin "Peygamber" maddesine (c.XXXIV, s.257-262) bakabilirsiniz.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
gezenbirisi,
Konuya göstediğiniz ilgiye teşekkür ederim. Diyanete yazdığınız yazıya verilen cevabı bizimle paylaşmanızda isabetli olmuş. İnşaallah bu bölümde bu konu ile alakalı ayetleri ve onların tefsirlerini hep beraber inceleme fırsatımız olacak.
 

gezenbirisi

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
5 Ağu 2009
Mesajlar
2
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
43
Selamun aleykum
nebi-resul konusunda benim ulaştıklarım belki bilinen şeyler ama paylaşmak istedim.
Peygamber Efendimiz'in(sav) son nebi ama son resul olmadığı iddiasında bulunanlar özellikle Al-i İmran-81, Ahzap-7 ve Furkan-30 ayetlerini ön plana çıkartıyorlar. yapılan şey bir tek o ayetin okunması olunca yanlış anlamalar ortaya çıkabiliyor halbuki tefsir için ilk yapılanlardan biri de ayetin öncesi ve sonrasına bakmaktır (elbette başka yapılması gerekenler de var) Bu durum bahsi geçen ayetlerde daha rahat görülmektedir. Ayrıca sahabe ve tabiinin görüşleri, açıklamaları bizler için daha kayda değerdir çünkü onlar Kuran'ı o dönemin arapçasıyla direkt Peygamberden alıyorlardı vs...

Tefsirlere bakıldığında bahsi geçen ayetlerde Peygamber Efendimiz(sav) 'in son nebi olduğu ama son resul olmadığı gibi bir anlam veren yok kaldı ki Hz. Ali (ra) ve Hz. Abbas (ra) bilakis resulden murat Hz. Muhammed(sav) dir demişlerdir.(en doğrusunu Allah bilir)
Kısaca örnek verecek olursak;

Safvetüt Tefasir: Al-i İmran-81

"Ey Ehl-i kitap! Allah size kitap ve hikmet verdiği için peygamberlerden yeminle pekiştirilmiş ahd aldığı zamanı hatırlayın". Taberî bu âyeti şöyle tafsir eder: "Ey peygamberler! Size kitap ve hikmet verdiğim zaman aldığım ahdi hatırlayın. Allah'ın Rasulü Muhammed elinizdeki kitabı tasdik edici olarak tarafımızdan size bir kitap getirecek, siz de mutlaka ona iman edip yardım edecektiniz. İbn Abbas şöyle der: Allah gönderdiği her peygamberden, Muhammed gönderildiğinde sağ olursa mutlaka ona iman edeceğine ve yardımcı olacağına dair söz almış ve bu hususta ümmetinden ahid almasını da ona emretmiştir Allah buyurdu ki: Bu ahdi kabul ve itiraf ettiniz mi? Ümmetinizden benim adıma ahid aldınız mı? Peygamberler, "itiraf ettik" dediler. Allah, "Kendinize ve ümmetinize şahit olunuz. Ben de hem size hem de onlara şahidlerdenim."

Furkan suresi 30. ayetinde de resul diye adlandırılan Peygamber Efendimiz(sav) ' dir.elCamiu liAhkam-Kurtubi (Allah en iyisini bilir)

Elmalılı M.Hamdi Yazır meali:

Furkan 20 - (Resulüm!) Biz senden evvel de peygamberleri başka türlü göndermedik. Şüphesiz onlar hem yemek yiyorlar, hem çarşılarda geziyorlardı (sokaklarda yürüyorlardı). Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne (imtihan sebebi) kılmışızdır ki, bakalım sabredecek misiniz? Zira Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.

21 - Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar "Bize ya melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik" dediler. Andolsun ki, doğrusu nefislerinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.

22 - Melekleri görecekleri gün, işte o gün, günahkarlara hiçbir sevinç haberi yoktur. Ve yasak yasak, diyeceklerdir.

23 - Onların yaptıkları her bir iyi işi dikkate alırız, fakat onu saçılmış zerreler haline getiririz.

24 - O gün cennetliklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer pek güzeldir.

25 - O gün gökyüzü beyaz bulutlar halinde yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.

26 - İşte o gün gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah'ındır. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gündür.

27 - O gün zalim kimse ellerini ısıracak: "Eyvah!" diyecek, "keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım!"

28 - "Eyvah!" diyecek, "keşke falancayı dost edinmeseydim.

29 - Çünkü zikir (Kur'ân) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmaktadır.

30 - Peygamber dedi ki: "Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'ân'ı terkedilmiş (bir şey yerinde) tuttular."

31 - (Resulüm!) Ve işte biz böyle her peygamber için günahkarlardan bir düşman yapmışızdır. Bununla beraber hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

32 - Yine o inkâr edenler dediler ki: "O Kur'ân ona, hepsi birden indirilseydi ya"! Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.

33 - Hem onlar sana karşı herhangi bir mesel ile gelmezler ki, biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım.

34 - O yüzleri üstü cehenneme toplanacaklar var ya! işte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır.

Not: Buradaki arkadaşlar için söylemiyorum yanlış anlaşılmasın ama şu an internette bu konuda bir araştırma yaparsanız kendisinin resul olduğunu söyleyen sapıtmış çeşitli insanlarla karşılaşırsınız kendilerine dayanak olarak da yukarıda bahsi geçen ayetleri gösteriyorlar. Allah bizlerin kalplerini ve ayaklarını İslamdan ayırmasın.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
gezenbirisi

Kendisinin resul olduğunu söyleyen sapıtmış çeşitli insanlarla karşılaşırsınız kendilerine dayanak olarak da yukarıda bahsi geçen ayetleri gösteriyorlar. ALLAH bizlerin kalplerini ve ayaklarını İslamdan ayırmasın.
Amin

Nebî ve Rasül; Anlam ve Mâhiyeti diye bir başlık ile bu konuda Kuran ayetleri ve Allahresulünün hadislerini aktardığımızda gerçek ortaya çıkacaktır Bunun gayreti içerisindeyiz başarı Allah CC dendir.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Bakara suresi ayet 151
"Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab'ı ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasül gönderdik."

Elçinin ilk görevi âyetleri okumak. Daha pratik uygulamaya geçmeden ilk önce bu âyetleri okuyacağız. Kitap ve sünneti öğretmek. İnşallah biz de şimdi bizim gibi olun demeyeceğiz, bizi pratikte uygulayın, biz nasılsak öyle olun, bizim ev düzenimiz nasılsa siz de öyle yapın demeyeceğiz, bizim hayat anlayışımız, bizim ekonomi anlayışımız nasılsa siz de öyle olun, öyle yapın demeyeceğiz. Peki ne diyeceğiz? İşte bu Rasul gibi olun diyeceğiz. İşte örnek budur. Bu peygamber gibi olun, bu kitabın istediği gibi olun diyeceğiz. Çünkü biz gibi olun desek; insanlar bizi aşamayacaklar, bizde takılıp kalacaklardır. Bizi aşamayan müslümanların da yamuk bir Müslümanlıktan kurtulmaları asla mümkün olmayacaktır. Biz, bize değil, kitap ve sünnete çağıralım ki; doğru dürüst müslümanlar çıksın içimizden. Beni aşamazsınız, beni geçemezsiniz; ancak peygamberi bende göreceksiniz, ben nasıl yaşıyorsam öylece yaşayacaksınız dedi mi insanlar, ötekiler de onda çakılıp kalacaklardır Allah korusun.

"Size bilmediklerinizi de öğretiyor (o peygamber)."
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Bakara suresi ayet 213
"İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları indirdi."

İnsanlar Hz. Adem’den bu yana tek ümmetti, tek milletti, tek bir sistemleri vardı, tek bir inançları vardı, Allah onların aralarından peygamberler gönderdi, onlarla beraber kitaplar gönderdi. İhtilâf ettikleri konularda, problem yaptıkları konularda aralarında hükmetmesi için. Allah ihtilâfları halletmek için kitaplar indirmiştir.

Âyetten anlıyoruz ki kimilerinin iddia ettikleri gibi yeryüzünde insanlık tarihinde karanlık bir dönem yoktur. İnsanlık tarihi vahiyle başlamıştır. İlk insandan bu yana Cenab-ı Hak kullarını hiçbir zaman vahiysiz bırakmamıştır. İnsanlar yeryüzünde yaratıldıkları andan itibaren dinsiz ve yolsuz bir dönem yaşamamışlardır. Hz. Adem’i yaratmış Rabbimiz, ona vahiy göndermiş; Hz. Adem ve çocukları, torunları uzun bir süre vahiyle yollarını bulmuşlar ve tek bir ümmet olarak aynı inançla, aynı dinle yürümüşler. Daha sonra insanlar çoğalıp yeryüzüne yayılınca, zamanla insanlar bu tevhidden inhiraf edip bâtıl yollara ve şirke düşmüşler.

İşte yeryüzünde her ne zaman insanlık tevhid konusunda ihti-lâf edip, vahiyden uzaklaşıp bâtıl yollara düşmüşlerse, Allah onları dü-zeltmek için ihtilâf ettikleri tevhide onları yeniden davet etmek için peygamberler göndermiştir. Demek ki insanlığın başlangıcı tevhittir, aydınlıktır. Küfür, şirk, bâtıl ve karanlıklar sonradan çıkmış ârızî şeylerdir.

Yalnız Allah’ın indirdiği haktır. Ona muhalefet eden herşey bâtıldır ve sapıklıktır. Tüm insanlık bir şey üzerinde toplanıp bu haktır deseler de şâyet o Allah’ın indirdiğine ters düşüyorsa o bâtıldır. Allah’ın indirdiğinin dışında hak yoktur. Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm de yoktur. Bu hak hüküm ortaya konulmadıkça da insanlar arasındaki ihtilâfların bitmesine de imkân ve ihtimal yoktur. Allah’ın hak olarak indirdikleriyle hükmetmedikçe de yeryüzünde asla salah, sulh ve sükun asla gerçekleşmeyecektir. İhtilâfları çözecek bir tek yol, bir tek kaynak vardır. O da Allah’ın yeryüzünde ihtilâfları çözmek üzere indirdiği kitaptır.

Allah kitap göndermiş. Peki niye göndermiş kitabı? Kitapla amel edilsin diye. Kitap yürürlüğe konulsun diye. Kitapla insanlık hayat programlarını belirlesinler ve kitapla yol bulsunlar diye.

Bakın, şu anda Rabbimizin en büyük nîmetleriyle karşı karşı-yayız. Elimizde kitabımız var. Bir de müjdeci ve uyarıcı olarak Peygamberler gönderdi Rabbimiz. Bu peygamberler bizi uyardılar, bizi müjdelediler. Peygamberler bize cenneti getirdiler, bize cehennemi getirdiler, kıyametle bizi uyardılar, dünyada hasenelerle bizi uyardılar, âhirette hüsnalarla bizi yüz yüze getirdiler.

Ve bir de bu peygamberlerin yanında kitap gönderdi Rabbimiz. Rasulullah’ın yanında da bir Kur’an geldi. Bu kitap hak olarak indi, bâtıl olsun diye, oyun eğlence olsun diye gelmedi. Yeryüzünde zulüm ve haksızlıklar hakim olsun diye gelmedi. Yeryüzünde bozgunculuk olsun diye gelmedi, insanlar ekini ve nesli bozsunlar diye inmedi, bu kitapla yeryüzüne hakim olanlar yeryüzünde adâleti, özgürlüğü, hürriyeti hakim kılsınlar ve insanlar rahat bir şekilde Allah’a kulluk yapsınlar ve de aralarındaki problemlerini bu kitaba göre çözümlesinler diye Allah bu kitabı göndermiştir. Ama:
"Kendilerine kitap verilenler, kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiraslarından dolayı ayrılığa düştüler."

Kendilerine kitap verilenler, kendilerine bu kitaplar geldikten sonra niye ihtilâfa düşmüşler? Eğer bu insanları ihtilâfa düştükleri konular hakkında âyet bulunmayan konular olsaydı neyse; ama bakın, bunlar kendilerine deliller geldikten sonra, hakkında nas bulunan konularda ihtilâfa düşmüşler.

Bu konuya inşallah dikkatinizi çekeyim, genelde çok problem yapıyoruz. Elimizde Kur’an ve peygamber sünneti olduğu halde acaba niye bu toplum hâlâ fırka fırka? Niye grup grup? Niye ayrışmışlar? Niye ihtilâfa düşüyorlar? Elimizde Kur’an ve peygamber sünneti olduğu halde bizim ihtilâfa düşmemizin sebebi:
Aralarındaki azgınlıktan dolayıdır, aralarındaki hırstan dolayıdır. Kur’an’a ve Peygambere göre azgınlık yapan toplumlar mutlaka ihtilâfa düşeceklerdir. Kur’an’a ve Peygambere samimi olarak yönelenler, samimi olarak kulak verenler, samimi olarak bu kitaba ve peygambere uymak isteyen bir topluluk, Allah’ın gazabıyla kesinlikle birbirlerini öldürür hale gelmezler. Birbirlerini yiyecek hale gelmezler.

Yâni bugün bizi bu hale getiren bizim kitabımız değildir. Bizim peygamberimiz de değildir bizi bu hale getiren. Eğer bugün bu müs-lümanlar fırka fırka, grup grup, hizip hizip birbirlerini yiyecek bir durumdalarsa, parça parça olmuş bir durumdalarsa ve dünya üzerinde zillet ve meskenet üzerimize çökmüşse, bu noktada her müslüman tek tek şunu demek zorundayız:

"Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik! Eğer bizi yarlığayıp bu halden kurtarmazsan işimiz bitiktir."
(A’râf 23)

Diyecek ve her birimiz nereden yönelirsek yönelelim, bu kitaba yönelmek zorundayız. Bir ip var ki gökyüzünden arza uzatılmış, çukurun içinde olan herkes ona uzanmak zorundayız. Herkes ona ulaşabilir, çöllerde olanlar ona ulaşabilir, kutuplarda olanlar ona ulaşabilir, dağlarda olanlar ulaşabilir, buzullarda olanlar ulaşabilir.

Evet, yeryüzünün neresinde olursak olalım bu ip her zaman gözümüzün önündedir. Her an bu ipe ulaşma imkânımız vardır. Yeter ki biz samimiyetle kurtulmak için bu kitaba kulak verelim, bu kitabı menfaatlerimize satmayalım. Yeter ki bu kitaba sadece kendi dünyamız için müracaat etmeyelim, azgınlaşmayalım, samimi olalım bu konuda. Kesinlikle böyle olursak, samimiyetle yol bulmak için, hayatı düzenlemek için müracaat edersek Rabbimiz bu kitapla bizi hidâyete erdirecek, bize yol gösterecektir ve bizim bütün problemlerimizi halledecektir.

Buna iman edeceğiz ve kesinlikle bizim işimiz bu kitaba sa-rılmak olacaktır. En baş işimiz bu kitabı gündeme getirmek olacaktır. Şu insanlar şöyle, bu insanlar böyle, bunlarla uğraşmayacağız. Ben samimiyetle bunu yaparsam, bununla dirilmeyi hedeflersem, diğer müslümanlar da bunu yapmaya başlayacaklar, onlar da aynı hedefin içine girecekler ve Allah’ın rahmeti bereketi bizimle olacaktır. Dünyada mutlu bir hayata, âhirette de cennete ulaşabilmek için buna muhtacız. Değilse Allah’ın kitabından uzak, peygamberinin yolundan habersiz ne dünyamız güzel olur, ne de âhiretimiz. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.

"İşte Allah böylece iman edenleri kendi izni ile ihtilâf ettikleri konularda hidâyet edip gerçeğe ulaştırmıştır. Allah dilediğini doğru yola iletir."

Allah kime hidâyet ediyor? İman edenlere. Hangi konuda onlara doğruyu gösteriyor? İhtilâf ettikleri konularda. Demek ki hidâyetin bize ulaşabilmesi için, bizim mü'min olmamız gerekiyor. Samimiyetle mü'min olmamız gerekiyor. İman ettik mi, teslim olduk mu Allah bize yardım edecektir. Allah’ın vadidir bu ve Allah kesinlikle vadinden dön-meyendir. Allah vadinden asla caymaz, haksızlık yapmaz, zulmetmez.

Yapılacak iş; o zaman bu kitaba akıllı uslu kulak vermek ve bu kitabın dediğine samimiyetle teslim olmaktır. Ama aklı işin içine karıştırıp, menfaatlerimizi ön plana çıkarıp şöyle demeye başladık mı, iş çığırından çıkıyor. İyi ama ya Rabbi, hoş ama ya Rasûlallah, güzel diyorsunuz da bizim hayatımız şöyledir, bizim durumumuz böyledir dedik mi, yâni ya Rabbi, ya Rasûlallah şunları şunları da düşündünüz mü? diye Allah’a ve Resûlü’ne akıl verip yol göstermeye kalktık mı, o zaman sapma başlıyor Allah korusun.

E ben böyle diyorum, sen böyle diyorsun, ötekisi böyle diyor ve her birimiz ayrı ayrı yerlerde sapmaya başladık mı, bakıyoruz ki birimiz on metre bir tarafa, öbürümüz yirmi metre başka bir tarafa gitmiş. Ama hiç birimiz sapma içine girmeden, yamulmadan Allah’ın kitabına sarılsak, biz niye ayrılalım da o zaman? Hepimiz de aynı yola gideriz.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Bakara suresi ayet 285
"Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü'minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) Allah'ın peygamberlerinden hiç birini ayırmayız (hepsine inanırız). Onlar 'işittik, itaat ettik; ey Rabbimiz mağfiretini niyaz ederiz, dönüş yalnızca sanadır' dediler."

Bu, müminlerin içinde iman gerçeğinin pratik olarak temsil edildiği seçkin cemaatin ve bu ulu gerçeği temsil eden her topluluğun tablosudur. Bu yüzden yüce Allah, üstün iman gerçeği konusunda onlarla peygamberleri birlikte zikretmek suretiyle onları onurlandırmıştır. Bunu, yüce Resul gerçeğini idrak eden mümin cemaat anlayabilir. Yüce Allah'ın onlarla peygamberi bir sıfat altında Kur'an'ın bir ayetinde birlikte zikretmekle ne kadar yüce bir makama yükselttiğini bilirler.

"Peygamber, kendisine Rabbi tarafından indirilen gerçeklere inandı, müminler de..."

Peygamberlerin, kendisine Rabbi tarafından indirilenlere iman etmesi, doğrudan algılanan bir imandır. Tertemiz kalbinin yüce vahyi almasıdır. Hiçbir çabada, hiçbir girişimde bulunmaksızın, bizzat varlığında, somutlaşan gerçeğe aletsiz, araçsız, doğrudan bağlanmasından kaynaklanır bu iman. Bu, vasfetmeye imkan bulunmadığı gibi tadına varandan başkasının tavsif edemediği bir iman derecesidir. Gerçek anlamda tadına varamayandan başkası da bu tavsiften birşey anlayamaz zaten. Bu imanı, -peygamberin imanı- yüce Allah mümin kullarına bahşetmiş ve onları peygamberiyle aynı sıfat altında birleştirmiştir. Ancak peygamberin yapısı ile bu gerçeği doğrudan mevlasından almayan başkalarının yapısının bu imanın zevkine varması farklı olacaktır, haliyle. Bu imanın tabiat ve sınırı nedir?

"Hepsi birlikte Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar. `O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız. Duyduk ve uyduk. Günahlarımızı bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz! Dönüşümüz sanadır' dediler."

Bu, İslâm'ın getirdiği kapsamlı imandır. Bu iman, Allah dininin varisi, Kıyamete kadar yeryüzünde davet görevini yürüten, kökleri zamanın derinliklerine inen, beşer tarihi boyunca uzanan davet, Resul ve iman kervanında yol alan bu ümmete yakışır bir imandır. Bu iman başlangıçtan sona kadar bütün insanlığı iki gruba ayırır; müminler ve kâfirler... Allah'ın taraftarları (hizbi), Şeytanın taraftarları (hizbi)... çağlar boyu, bunların dışında bir üçüncü durumun varlığı sözkonusu olmamıştır.

"Hepsi birlikte Allah'a... inandılar."


İslâm'a göre Allah'a iman; düşüncenin, hayata egemen olan metodun, ahlâkın, ekonominin, orada-burada müminlerin yaptığı her hareketin temelidir.

Allah'a iman, O'nun uluhiyet, rububiyet ve kulluk kılınma hususunda birlenmesi, dolayısıyla insanın vicdanına ve hayatla ilgili herhangi bir konudaki tavrına tek başına O'nun egemen olması-anlamına gelmektedir.

Buna göre uluhiyet ya da rububiyette ortağı olmadığı gibi yaratma ve düzenlemede, tasarrufunda da ortağı yoktur. Varlık alemi ve hayat üzerindeki tasarrufuna kimse müdahale edemez. İnsanlara onunla birlikte rızık veren biri yoktur. O'nun dışında kimse zarar ya da yarar dokunduramaz kimseye. O'nun izni ve rızası olmadan varlık aleminde küçük-büyük hiçbir şey meydana gelemez.

Gerek sembolik kulluk davranışları şeklinde olsun gerekse boyun eğme ve itaat etme şeklinde olsun insanların kullukta yönelecekleri ortaklar yoktur. Allah'tan başkasına kulluk sözkonusu olamayacağı gibi O'na ve O'nun emri ve şeriatı uyarınca hareket etmek suretiyle gücünü kendisinden başka otorite bulunmayan kaynaktan alan başkasına itaat de sözkonusu olamaz. Bu imana göre, insanların vicdanları ve davranışları üzerindeki egemenlik tek başına Allah'a aittir. Buna göre şeriat, ahlâk kuralları, toplumsal ve ekonomik düzen tek başına egemenlik sahibi olan yüce Allah'tan alınmalıdır.

İşte Allah'a imanın anlamı budur. Artık insan; Allah'ın dışında herkesin yanında özgür, Allah'ın koyduğu şeriatten kaynaklanmayan sınırlamaların bağından serbest ve otoritesini Allah'tan almayan her gücün karşısında son derece güçlü olur.

"...ve meleklerine... inandılar."


Allah'ın meleklerine iman, surenin başında -birinci cüzde de- insan hayatındaki öneminden sözettiğimiz gaybe iman etmenin bir yönünü oluşturmaktadır. Bu inanç insanı, hayvanlara özgü duygular noktasından alıp bu hayvani çerçevenin ötesindeki bilgiyi algılayacak aşamaya getirir bununla da belirgin özellikleriyle "insanlığını" (Bakınız Fatiha suresinin açıklamalarına) ilan eder. Aynı zamanda bu inanç, insanın, fıtratı gereği varlığını hissettiği ancak duygularıyla kavrayamadığı, bilinmez şeylere olan fıtri tutkusuna da cevap teşkil etmektedir. Şayet bu fıtri tutkusunu yüce Allah'ın kendisine bahşettiği gibi gayp gerçeği ile tatmin etmezse, bu açlığını gidermek için ya efsanelerin, hurafelerin ardına düşecek ya da insan varlığı sarsıntı ve bunalımlara maruz kalacaktır.

Meleklere iman; insan idrakinin kendisi için hazırlanan duygu ve akli araçlarla bizzat öğrenmeye imkan bulamadığı gayp gerçeğine inanmaktır. İnsan varlığı, gaybi gerçeklerden herhangi birşeyi bilme arzusuna sahip bir özellikte yaratılmıştır. Bunun için, insanı yoktan vareden, bünyesini, arzularını, kendisi için yararlı olan şeyleri ve kendisini ıslah edecek şeyleri hakkıyla bilen yüce Allah, insana gaybi gerçeklerden bir kısmını göstermeyi ve her ne kadar kişisel yetenekleri buna ulaşmaya yetmese de görüşünde somutlaşması için yardım etmeyi dilemiştir. Bununla yüce Allah, bilmedikçe bünyesinin ve fıtratının düzenlemeyeceği, elde etmediği sürece gönlünün tatmin olmayıp istikrar bulamayacağı bu gerçeklere ulaşmak uğruna enerjisini dağıtıp yorulmaktan kurtarmıştır. Fıtratına baskı yapıp, gayp gerçeklerini hayatlarından silmek isteyenlerin bazısının gülünç, hurafe ve saplantıların tahakkümüne girmesi ya da akılları ve sinirleri sürekli bunalım içinde bir yığın kompleks ve sapıklıklarla dolup taşması bunun kanıtıdır.

Bütün bunlara ek olarak meleklerin gerçekliğine iman etmek -Allah'ın katından gelen kesin gaybi gerçeklere iman etmek gibidir- insanın varlık hakkındaki bilincinin ufuklarını genişletir, böylece varlık manzarası küçülerek müminin düşüncesinde duyularla kavranan bir duruma indirgenmez. Sonra mümin, kalbi çerçevesindeki mümin ruhlarla yakınlık kurar, Rabblerine iman noktasında onlara katılır, Rabbinden bağışlanma diler ve Allah'ın izniyle O'nun yardımıyla birlikte olur.

Bu, son derece latif, sevimli ve cana yakın bir bilinçtir kuşkusuz... Sonra ortada bir bilgi vardır; bu gerçeği bilme... Bu da yüce Allah'ın müminlere onunla ve melekleriyle bahşettiği bir lütuftur.

"...0'nun kitaplarına ve O'nun peygamberlerine... inandılar, `O'nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız' dediler."

Allah'ın kitaplarına ve hiçbirini diğerinden ayırmadan peygamberlere iman, İslâm'ın belirttiği tarzda Allah'a iman etmenin tabii sonucudur. Allah'a iman, O'nun katından gelen şeylerin sıhhatine, gönderdiği tüm Resullerin doğruluğuna, mesajlarının dayandığı temelin birliğine ve kendilerine indirilen kitapların bu temeli içerdiğine inanmayı gerektirir. Bu yüzden, müslümanın vicdanında peygamberlerin arasına fark koymak gibi bir düşünce yer etmez. Çünkü bir tek dinin son şekliyle bütün insanlığı Kıyamete kadar Allah'ın dinine davet etmek için gelen son peygamber Muhammed'e kadar gelen tüm peygamberler, gönderildikleri kavmin durumuna uygun bir şekliyle Allah katından İslâm ile gönderilmişlerdir.

Böylece müslüman ümmet, bütün Risalet mirasını bu şekilde karşılayıp yeryüzündeki hayatını varisi olduğu Allah'ın dini uyarınca düzenler... Bu yüzden müslümanlar, yeryüzünde Kıyamete kadar üstlendikleri önemli rolün bilincinde olurlar. Onlar, insanlığın uzun tarihi boyunca tanıdığı en değerli hazinenin bekçisidirler. Onlar; kavmiyet, milliyetçilik, uyrukçuluk, ırkçılık, siyonizm, haçlı, sömürgecilik ve dinsizlik gibi değişik çağlarda ve değişik yerlerde farklı isim ve kavramlar altında yeryüzünde cahiliye mensuplarının kaldırdığı birçok cahiliye sancağına karşı Allah'ın -tek başına Allah'ın- sancağını taşımak üzere seçilmişlerdir.

Müslüman ümmetin, yeryüzünde bekçisi bulunduğu ve en eski Risaletlerden beri varisi olduğu iman hazinesi, insan hayatının en şerefli ve en sağlam hazinesidir. Bu hazine; hidayet, nur, bağlılık, güven, hoşnutluk, bilgi ve yakin'den ibarettir. İnsan kalbi bu hazineden boş olduğu oranda, sıkıntı ve karanlığa gömülür ve vesvese ve kuşkulara gark olur, üzüntü ve bedbahtlığın istilasına uğrar. Bu tehlikeli bataklıkta ayaklarını nereye koyacağını bilmeden, zifiri bir karanlıkta yol almaya çalışır.

Bu gıdadan, bu yakınlıktan ve bu nurdan yoksun kalplerin feryatları her çağda duyula gelen canhıraş feryatlardır.

Bu yüzden onlar, yeryüzünde dolaşan hayvanlar gibi yerler ve zevk alırlar, tıpkı onlar gibi toslaşıp tekmeleşirler veya vahşi hayvanlar gibi parçalayıp eşinirler. Böylece yeryüzünde, azgınlık, despotluk, zorbalık, saldırganlık ve bozgunculuk yayarlar. Sonuçta Allah'ın ve insanların lanetini hakederler.

Bu nimetten yoksun toplumlar, maddi konfor içinde yüzseler de açtırlar, ne kadar fazla üretim yapsalar da boşturlar, geniş bir özgürlük, güven ve dış barış ortamı sağlasalar da kaygılıdırlar. Bunun kanıtlarını günümüz toplumların-da açıkça görebiliriz. Elle tutulup gözle görülen gerçekleri inkâr eden hakikat düşmanlarından başkası bu gerçeği görmezlikten gelemez.

Allah'a, O'nun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inananlar, itaat ve teslimiyetle Rabblerine yönelirler. O'na döneceklerini bilir, kusurlarının bağışlanmasını O'ndan dilerler.

"...Duyduk ve uyduk, günahlarımızı bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz, dönüşümüz sanadır, derler."

Bu sözlerde, Allah'a, O'nun meleklerine kitaplarına ve peygamberlerine imanın etkisi ortaya çıkmaktadır. Duyup itaat etmek, Allah'tan gelen herşeyi dinlemek ve O'nun emrettiği herşeye itaat etmek şeklinde ortaya çıkmaktadır bu etki. Bu da daha önce de söylediğimiz gibi yüce Allah'ı egemenlikte birlemek ve her işte O'na başvurmak demektir. Çünkü Allah'ın emrine itaat edip O'nun metodunu hayatta uygulamadıkça İslâm sözkonusu olamaz. Aynı zamanda, insanlar, büyük-küçük, hayatla ilgili herhangi bir konuda Allah'ın emrinden yüz çevirdikleri ya da ahlâk, hayat tarzı, toplum, ekonomi ve siyasetle ilgili düşüncelerini O'nun dışındaki bir kaynaktan aldıkları sürece imanın varlığından sözedilemez. Çünkü iman; kalbe yerleşip pratik hayatın doğruladığı bir olgudur.

İşitip, itaat etmekle beraber, Allah'ın nimetlerine hakkıyla şükretmekte ve O'nun farzlarını gereği gibi eda etmekte eksiklik ve acizlik yeralmakta ve hoşgörüsüyle bu eksiklik ve acizliği telafi etmesi için yüce Allah'a sığınmaktadır, mümin.

"...Bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz!.."


Bağışlama dileği, öncelikle teslimiyetin sunulması, karşı çıkma ve inkâr sözkonusu olmadan işitip-itaat etmenin bildirilmesinden sonra gelmektedir. Bunun da arkasından dönüşün yüce Allah'a olacağına ilişkin kesin inanç yeralmaktadır. Dünya ve Ahiretteki dönüşün... Her iş ve her davranışın dönüşü... Allah'tan, ancak Allah'a sığınılır. Çünkü O'nun kaderinden insanı koruyacak hiç kimse bulunmadığı gibi O'ndan gelecek kazayı da kimse defedemez. Rahmeti ve bağışlaması dışında azabından kurtuluş mümkün değildir.

"...Dönüşümüz sanadır."

Bu söz daha önce gördüğümüz gibi Ahirete imanı içermektedir. Ahirete iman; İslâm düşüncesine uygun bir şekilde Allah'a iman etmenin gereklerindendir. Bu düşünce, insanın Allah tarafından koyduğu şartlar ve ahidler doğrultusunda yeryüzünde büyük-küçük tüm faaliyetlerini kapsayacak hilafet için yani dünya hayatında denenmek ve deneme sonrasında karşılığını almak için yaşatılıp halife tayin edildiği esasına dayanmaktadır.

Ahiret ve oradaki mükafat ve azap, İslâm düşüncesine uygun, iman etmenin kesin kurallarındandır. Bu şekilde iman etmek; müslümanın vicdanını, hayat tarzını, değer ölçülerini ve dünyada elde ettiği sonuçları şekillendirmektedir. Bundan sonra müslüman, itaat yolunda, hayrı gerçekleştirmek, hakka dayanmak ve yeryüzündeki meyvesi, rahat ya da yorgunluk, kâr veya zarar, zafer veya yenilgi, zenginlik yahut yoksulluk, yaşamak ya da şehadet de olsa iyiliğe yönelmek şeklindeki hayatını sürdürür. Onun mükafatı, imtihandan başarıyla çıktıktan sonra Ahiret yurdunda verilecektir. Bütün dünya, karşı çıkmak, işkence etmek, kötülük yapmak ve savaşmak şeklinde karşısına dikilse de onu, Allah'a itaat, hakk, hayır ve iyilik yolundan alıkoyamaz. Çünkü o, Allah'la beraber hareket etmekte, O'.nun sözünü ve şartını uygulamakta ve mükafatını da O'ndan beklemektedir. Allah'a ve meleklerine iman, tüm kitaplarına ve aralarını ayırmadan Resulleriné iman, işitip-itaat etmek, Allah'a tevbe etmek ve hesap gününe kesin inanmak, şu kısacık ayetin çizdiği ve İslâm akidesine tabi büyük bir birliktir. Bu, akidenin sonu ve Risaletlerin sonuncusu olmaya yakışan İslâm'ın ta kendisidir. İslâm, yaratılışın başlangıcından sonuna kadar sürekli olan iman kervanını tasvir eden akide ve İslâm gelip, varlığa egemen, mükemmel kanunun birliğini ilan ederek insan aklına ayrıntıları ve uygulamaları bırakana kadar beşeriyeti yükseliş aşamalarında yükseltmek ve gücü oranında varlığa hakim, biricik kanunu ortaya çıkarmasını sağlamak için, Allah tarafından gönderilen bütün Resullerin elleriyle ulaştırılan kesintisiz hidayet çizgisidir.

Sonra İslâm, insanı insan olarak kabul eden bir dindir. Hayvan ya da taş, melek veya şeytan değil. Onu olduğu gibi, zaaf ve güç noktalarıyla birlikte ele almaktadır. Onu, özlemleri olan bir beden, değerlendirme yeteneğine sahip bir akıl ve birtakım arzuları olan bir ruhtan oluşan kapsamlı bir birlik olarak görür. Gücünün yetebileceği sorumlulukları yükler, zorluk ve meşakkate koşmaksızın sorumluluk ve güç arasındaki uyumu gözetir. Ayrıca, fıtratın temsil ettiği şekilde beden, akıl ve ruh arasındaki uyumu sağlayarak ihtiyaçlarına cevap verir. Bundan sonra, insana seçtiği yolun sorumluluğunu yükler.


Devam edecek
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Ali imran suresi ayet 79
Allanın, kendisine kitap, hüküm ve Peygamberlik verdiği kimsenin, insanlara "Allahı bırakıp bana kullar olun." demesi yaraşmaz. Fakat onun insanlara "Kitabı öğretmeniz ve onu okumanız sayesinde rabbinize halis kullar olun." demesi yaraşır.

Hiçbir beşere yakışmaz ki, Allah ona kitap indirsin, ona hikmeti Öğretsin ve Peygamberlik versin de sonra o, kalkıp insanlara "Allahı bırakıp bana kullar olun." desin. İnsanları kendisine tapmaya çağırsın. AH ahin, kendisine bu üstünlükleri verdiği kişiye yakışan odur ki, "Kur'anı insanlara öğretmeniz ve onu okumanız sayesinde ve bunun bir gereği olarak rabbinize karşı âlim, hikmet sahibi, takva sahibi, salih ve halis k ullarolun."desin.

Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şunları söylemiştir: "Yahudi Hahamlanyla Necran Hristiyanları, Resulullahın huzurunda bir araya geldikleri zaman, Resulullah onları müslüman olmaya davet etmiş, bunun üzerine Kureyza Yahudilerinden olan Ebu Rafi şöyle demiştir. "Ey Mu-hammed, Hristiyanların İsaya yaptıkları gibi, bizim de sana tapmamızı mı istiyorsun?" Necran Hristi yani annd an "Revs" diye vasıflandırılan biri de "Ey Mu-hammed, sen bizden kendine tapmamızı mı istiyor ve bizi buna davet ediyorsun?" demiştir. Bunun üzerine Resulullah: "Allanın dışında başka bir şeye iba*det etmemizden veya onun dışında başka bir şeye ibadet edilmesini emretmemizden Allaha sığınırız. Allah beni ne böyle bir şeyle göndenııiş ne de bunu bana emretmiştir" buyunnuştur. İşte bunun üzerine de bu âyet nazil olmuştur.

İbn-i Cüreyce göre ise bu âyet-i Celilenin nüzul sebib şudur: Yahudilerden bir kısım insanlar, Allanın, kendilerine gönderdiği Tevratı tahrif ederek Allahı bırakıp insanlara tapıyorlardı. İşte bu âyet-i Cehle onlara işaret etmektedir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Halis kullar olun" diye tercüme edilen "Rabbaniyyin" kelimesi, Ebu Rezin tarafından "Hikmet sahipleri ve âlimler" diye izah edilmiş, Hasan-ı Basri, Katade, Süddi, Mücahid, Yahya b. Akiyl ve Dehhak tarafından, "Fakihler ve âlimler" diye izah edilmiş, Abdullah b. Abbas tarafından "Hikmet sahipleri ve fakihler" diye izah edilmiş, Said b. Cübeyr tarafından, "Hikmet sahipleri ve müttakiler" diye izah edilmiş, İbn-i Zeyd tarafından ise "İdareciler ve liderler" diye izah edilmiştir.

Taberi "Rabbaniyyin" kelimesi hakkında özetle şunları söylemiştir: "Rabbaniyyîn" kelimesi kelimesinin çoğuludur. Bunun mânâsı İse "İnsanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idare eden" demektir. Bu nedenle, alimler de, fakihler de, hikmet sahipleri de, müttakiler de, liderler de eğiticiler de, "Rabbaniyyîn" kelimesinin ihtiva ettiği mânâya girmektedirler. Çünkü bunlardan herbiri, kendi ihtisasları alanında insanları yetiştirirler, eğitirler işlerini düzeltirler, sevk ve idare ederler.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Ali imran suresi ayet 164
"İçlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü'minlere büyük bir lütfuta bulunmuştur."

Muhakkak ki Allah iman edenlere bağışta bulundu. Bu kimilerini*zin dünyacı kesildi, mal mülk derdine düştü, ganimetler ko*nusunda yamukluk yaptı dediğiniz peygamberi Rabbiniz size bağışta bulundu. Genel olarak tüm mü’minlere, tüm İslâm ümmetine, özel ola*rak ta Araplara bu peygamberle bir lütufta bulunmuştur Allah. Bakın Allah’ın size lütfettiği bu peygamberin şu özelliklerinden, şu sıfatların*dan ha*beriniz yok mu sizin? Bakın o peygamberin şu özellikleri var mış: O kerim elçi bir kere Allah’ın size en büyük lütfu, en büyük bağı*şıdır. O size Rabbinizin açtığı en büyük rahmet kapısıdır. Allah’ın size karşı en büyük rahmetidir O. Tüm âlemlere rahmettir.

Rabbimiz sahabe ve tüm insanlık için kendilerinden, kendi iç*lerinden bir peygamberi Rasul olarak göndermiştir. O peygamber on*lara Allah’ın âyetlerini okuyor, Allah’ın âyetleriyle onlara yol gösteri*yor, müjdeler veriyor, âyetlerle onları uyarıyor, âyetlerle onların gün*demlerini belirliyor, ne yapacaklarını, nasıl bir hayat yaşayacaklarını âyetlerle onlara beyan ediyor.

Sonra bu peygamber onları tezkiye ediyor, temizliyor. Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar daha önceleri, kendilerine böyle bir elçi gelmeden önce apaçık bir sapıklık içindelerdi. Bu kitap ve peygamberin gelişinden önce cahildiler. Vahiyden uzak bir körlük, bir bilgisizlik ve şaşkınlık içinde yuvarlanıp gidiyorlardı.

Allah’ın onlara bir rahmet, bir bağış olarak gönderdiği bu elçi*nin görevleri ve kendileri için rahmet oluşu anlatılıyor. Demek ki bu peygamber mahza insanlık için bir rahmettir. Peygamberin birinci gö*revi ümmetine Allah’ın âyetlerini okumak, Allah’tan kendisine gelen âyetleri okumak. İnsanlara Allah’ın kitabını ve hikmeti öğretmek. O kitabın pratiğini, nasıl anlaşılması ve nasıl hayata indirgenmesi ge*rek-tiğini insanlara öğretmek.

Veya hikmet, kitabın insanlardan istediği ameli sâlihtir. Veya hikmet fıkıh anlamınadır. Yâni bu kitabın emir ve nehiylerinin maksa-dını kavramak demektir. Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi demektir. İşte o peygamber insanlara bu kitabın fıkhını öğreti*yor. Bir başka anlamıyla da hikmet Sünnet demektir. Yâni kitabın pra*tiği olan sünnet demektir. İşte bu peygamber onlara Kur’an’ın pratikte uygulanışını göstermektedir.

Sonra yine o peygamber insanları tezkiye ediyor. Onun gö-revlerinden birisi de ümmetini tezkiye etmek, insanları arındırıp terte-miz hale getirmektir. Neden arındırıyor insanları? Küfürden, şirkten, nifaktan, cahiliyeden insanları arındırmak, onların vicdanlarını kalple*rini, düşüncelerini, niyet ve amellerini, aile hayatlarını, sosyal ve içti*maî yaşantılarını, hayat programlarını temizlemektir.

O halde tezkiye, bir müslüman yirmi dört saatlik hayatını Al*lah’ın şu kitabına ve Resûlünün sünnetine göre yaşarsa o kişi haya*tını temizlemiş demektir. Bir toplum da hayatını bu kitaba göre ve bu kitabın pratiği olan Peygamberin sünnetine, peygamberin hayat anla*yışına göre yaşarsa, o toplum da temizlenmiş demektir.

Öyleyse tezkiye bu kitaba göre bir hayat yaşamaktır. Tezkiye vahiyle hayat yaşamaktır. Tezkiye Allah’ın istediği hayatı yaşamaktır. Tezkiye Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmaktır. Tezkiye peygamber örnekliliğinde Allah’a kul olmaktır.

Madem ki kitabın ve Peygamberin görevi buysa öyleyse bizim de görevlerimiz bu olmalıdır. Biz de kendimize ve topluma Allah’ın âyetlerini okuyacağız, tıpkı Allah’ın elçisi gibi toplumda bu âyetleri öğ*renmek isteyenlere öğreteceğiz, bilmek ve böylece temizlenmek iste*yenler bu kitabı bildireceğiz. Okuyacağız bu kitabı herkese. Kadın er*kek, genç ihtiyar, köylü kentli herkese okuyacağız. Zaten bu insanlar Kur’an’ı tanıyorlar, zaten okuyorlar, zaten iman ediyorlar. Neden on*lara yeniden okuyacağız? demeyeceğiz. Çünkü Kur’an müslümana da uyarıdır, kâfire de uyarıdır. Bilelim ki Kur’an müslümana hatırlat*madır, kâfire de uyarıdır.

Öyleyse bunu mutlaka biz de gerçekleştire*ceğiz. Bu okuduğumuz insanlar arasından öğrenmek isteyenlere öğ*reteceğiz. Kur’an’ı pratikte yaşamak isteyenlere de işte kitabın pratiği budur diye onun pratiğini de göstereceğiz ve böylece hem kendimizin hem de o insanların temizlenmesini, arınmasını ve Allah’ın istediği hale gelmesini sağlamış olacağız. Ve işte Peygamber (a.s) insanları her türlü bâtıl düşüncelerden, efsanelerden temizleyerek onları apaçık imânâ ve hidâyete ulaştırıyor.

Rabbimiz onların içlerinden, kendi aralarından, kendi cinsle-rinden kendi arkadaşlarından Abdul Muttalip oğlu, Abdullah oğlu Mu-hammed (a.s)’ı elçi gönderdi. Kendisiyle konuşabilecekleri, sorular sorabilecekleri, oturup kalkabilecekleri, kullukta örnek alabilecekleri bir elçi gönderdi Rabbimiz. Daha önce atası İbrâhim (a.s) ve oğlu İs*mail (a.s) birlikte dua edip Rabbimizden nesilleri içinden bu özellikleri taşıyan bir peygamber göndermesini istemişlerdi.

İşte atalarımızın bu duaları kabul ediliyor, yıllar sonra dünyanın en kutsal bir şehrinde bir ümmet ve bu ümmet içinde bir peygamber ve o peygamber onlara Rabbinden gelen âyetleri okuyor, kitabı öğretiyor ve bu kitabın pra*tikteki uygulamasını, yâni sünneti sunuyor, hikmeti sunuyor ve so*nunda dünyanın en vahşi bir toplumunu dünyanın en medeni toplumu haline getiriyordu. Gerçekten o sırtlanları sırtlanlıkta geride bırakacak kadar ileri gitmiş insanları her türlü pisliklerden temizliyor, zalim olan*ları âdil hale getiriyordu. Belki dünyanın en cahilleri olan bir toplumu dünyanın en âlimleri, haline getiriyor, dünyanın hocası haline getiri*yor. Ve onları tertemiz hale getiriyordu.

Öncelikle Mekkelileri, Medinelileri sonra da tüm dünya insan-lığını hidâyete ulaştırıyor, tertemiz hale getiriyordu. Ama peygamberin misyonu sadece kendi döneminde bitmeyecek, kıyâmete kadar de*vam edecekti. Kıyâmete kadar bu kitap kendilerine ulaşan herkese uyarısı devam edecekti. Kıyâmete kadar her dönem insanlığı bu ki*tapla temizlenecek, bu peygamberin sünnetiyle, bu peygamberin ter*temiz hayatıyla arınmasını sürdürecektir. Ama bu kitap ve bu kitabın pratiği olan peygamberin sünnetinden uzak kalanlar da yeryüzünde pisler olarak, necisler olarak hayatlarını sürdürerek apaçık bir sapık*lığı yaşamaya devam edeceklerdir.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Nisa suresi ayet 64
“Biz her peygamberi ancak, Allah'ın izniyle, itaat olunması için gönderdik. Onlar kendilerine yazık et*tiklerinde, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve Pey*gamber de onlara mağfiret dileseydi, Allah'ın tevbeleri daima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi.”

Müslümanım dediği halde, Allah ve Resûlüne inandığını iddia ettiği halde böyle bir yahudi’yle arasındaki davasında Allah’ın göster*diği şekilde peygambere gitmeyen, peygamberin hükmüne razı olma*yan, peygambere itaat etmeyen ve peygamberin gösterdiğinin öte*sinde bir hayat yaşamaya yönelen bir münafığın cezası elbette ölümdü. Çünkü zaten Allah’ın peygamber göndermesinin sebebi de buydu. Peygamber ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye vardır. Peygamberin varlık gâyesi kendisine her konuda itaattir. Biz peygam-berleri ancak kendilerine itaat edilsin diye gönderdik. Yâni Rabbimiz burada peygamber göndermesinin sebebini anlatıyor. Biz ancak onları Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye gönderdik. Öyleyse pey-gambere itaat etmeyen, peygamberin hükmüne boyun büküp teslim olmayan bir münafığın cezası ölümdür, çünkü Rabbimiz peygamberini itaat edilsin diye göndermiştir. Kendisine itaat edilme*yen bir peygamber, peygamber değildir.

Bugün de her ne kadar peygamber (a.s) aramızda yoksa da onun sünneti, onun yolu, onun getirdiği kitap aramızdadır ve ona itaat vaciptir. Kur’an ve sünnet dimdik ayaktadır. Kur’an ve sünnetle haya*tımızı düzenlemek zorundayız. İşte böylece peygambere itaat etmek zorundayız. Biz Kur’an’a itaat ederiz, Kur’an’a itaat peygambere itaat*tir diyerek Peygambere sadece bir postacı gözüyle bakamayız. Öyle değil mi? Eğer peygamberin görevi sadece Kur’an’ı bize ulaştırıver*mek olsaydı Rabbimiz bu âyetinde bir de ayrıca peygambere itaat edin der miydi? Bakın Rabbimiz kendisine itaati, kitabına itaati emret*tikten sonra peygamberine de itaati emretmektedir.

Bugün kimileri Rasulullah’ı devreden çıkararak kendi sosyal ha*yatlarına, ekonomik hayatlarına, siyasal hayatlarına, kendi zevk ü sefalarına çok rahat bir şekilde fetva bulabilmenin derdindeler. O za*man Kur’an’ı kendi istedikleri gibi yorumlayabilecekler, keyiflerine göre bir din yaşayabilecekler. Çünkü Kur’an genel naslar ihtiva eder. O genel nasların pratikte uygulaması Rasulullah’ın hayatındadır. Peygamberi devreden çıkardınız mı ortada ne Kur’an kalır ne din? Çünkü peygamberi devreden çıkardınız mı genel özellikleriyle bir din ortaya çıkacaktır ve insanlar bu dinle alâkalı kendi yorumlarını din ka*bul edecekler ve sanki Kur’an’ın pratiğiymiş gibi bir hayat yaşayacak*lar. Sonra da insanları kendilerine, kendi anlayışlarına, kendi dinlerine çağıracaklar, gelin bizim gibi olun, gelin bizim gibi yaşayın diyecekler, gerçekten bu çok yanlış bir şeydir.

Öyle yapmayalım da, kendi yorumlarımızı, kendi anlayışları*mızı, kendi hevâ ve heveslerimizi bir kenara bırakalım da, kendimizi ve kendimiz gibileri bir tarafa bırakalım da Allah’ın onayladığı Rasu-lullah Efendimizin, Kur’an’ın ve Rasulullah Efendimizin onayla*dığı öteki peygamberler örnekliliğinde, yine Allah ve Resûlünün onayladığı sahâbe örnekliliğinde bir hayat yaşayalım. Bakın Allah di*yor ki:

Eğer bu insanlar Allah’ın ve peygamberin hükmüne razı olmaya*rak kendilerine zulmettikten sonra sana gelseler ve senin hu*zurun-da işledikleri bu suçlardan sonra Allah’a istiğfar etselerdi, yap*tıkların-dan pişman olup Allah’a yönelselerdi, işlediklerinden dolayı Allah’tan mağfiret dileselerdi, Resul de onlara mağfiret dileseydi ger*çekten o zaman Allahı Tevvab ve Rahîm bulacaklardı. Eğer Allah’a yönelip yal-varıp yakarsalardı, peygamber de onlar için Allah’a istiğ*farda bulunmuş olsaydı, ya Rabbi bunları affet deseydi gerçekten Al*lah onları affedecekti, Allah onların tevbelerini kabul edecekti.

Bugün de Müslümanlar Allah ve Resûlünün istediği şekilde ha*yatlarını düzenleme kavgası verirlerken hata edip Allah ve Resûlünün istemediğine düştükleri zaman Allah’a yönelip tevbe etseler, Allah’a istiğfar etseler, birbirleriyle birlikte top yekun Allah’a tevbe edip ya Rabbi biz daha iyi Müslüman olmak istiyoruz, biz bu haksız hükümle*rimizden, haksız yaşantılarımızdan, insanlara vermiş olduğumuz hak*sız kararlarımızdan vazgeçip sana ve senin hükümlerine yöneliyoruz diyebilirsek bilelim ki Rabbimiz bizleri de affedecek, bizim toplumuzda da adâleti, hakkı hâkim kılacak, bizim hayatımızı da güzelleştirecektir.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Nisa suresi ayet 65
"Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar."

Hayır hayır Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri, niza et*tikleri şeyler konusunda seni hakem kabul edip sonra da senin onla*rın aralarında verdiğin hükme içlerinde en ufak bir haraç, en ufak bir sıkıntı, bir isteksizlik, hoşnutsuzluk duymadan tam bir teslimiyetle tes*lim olmadıkça iman etmiş sayılmazlar.

Demek ki peygamber (a.s) bizim hakkımızda bir şey söyleye-cek, bir hüküm verecek, peygamber bizim durumumuzu bir karara bağlayacak, bizim adımıza bir karar alacak, şöyle giyinin, böyle yaşa*yın, şunu yapın, bunu yapmayın diyecek, aldığı bu karar bizim aley*hi-mize de olsa, lehimize de olsa, hoşumuza da gitse, huzurumuzu da kaçırsa onun bizim adımıza verdiği bu kararı kabul etmek, hem de içimizde en ufak bir isteksizlik, kalbimizde en fak bir burukluk, yüzü*müzde en küçük bir işmizaz hissetmeden teslim olup uygulamak zo*rundayız. Peygamberi hayatımızda karar mercii bilmek zorundayız. İhtilaf mercii, karar mercii olarak peygamberimizin hayatımızda evet ve hayır deme yetkisinde olduğunu kabul etmedikçe Müslüman ola*mayacağımızı asla unutmayacağız.

Ve üstelik bizim adımıza karar verme makamında olan pey*gamberin bizim adımıza aldığı kararlara tamı tamına teslim olup on*ları uygularken de kalbimizden en ufak bir tereddüt geçirmeden uy*gulamadıkça Müslüman sayılmayacağımızı bir an bile hatırımızdan çı-karmamalıyız. Onun emir ve yasaklarından zerre kadar bir şüphe etmediğimiz gibi ona akıl verip yol göstermeye de kalkışmayacağız. İyi ama ya Rasulallah şunu şunu da düşündün mü? Benden bunları uygulamamı isterken benim durumumu, benim konumumu, benim statümü düşündün mü? Halbuki benim durumum buna müsait değil*dir, şu şöyle olmalıydı, bu böyle olmalıydı, bu devirde bunları uygula*mak mümkün değildir gibi Allah Resûlüne akıl vermeye, din öğret*meye de hakkımız yoktur. Bunu daha önce demeye çalışmıştım. Ve*rilen kararı aynen olduğu gibi, hem de coşkuyla uygulamak zorunda*yız. Değilse işte âyet Müslüman sayılmayacağız Allah korusun.

Tabii bu emir sadece Rasulullah Efendimizin kendi dönemiyle, kendi hayat süresiyle sınırlı değildir. Rasulullah Efendimizin Müslü*manlar adına aldığı kararlar kıyamete kadar geçerlidir. Rasulullah Efendimizin sünneti kıyamete kadar bizim için bağlayıcıdır. Allah’ın Resûlü kıyamete kadar tek otorite insan olarak kalacaktır. Bir insanın gerçek Müslüman olup olmadığına bu otoriteyi kabul edip etmediği, bu otoriteye itaat edip etmediği belirleyecektir. Ona itaat edenler mü’-min, itaat etmeyenler de kâfir sayılacaktır.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Nisa suresi ayet 165
"Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah azizdir, hakîmdir."

İşte peygamberin geliş gâyesi. İşte peygamberin misyonu. Tıpkı kendilerinin örnekledikleri gibi Allah’a iman edip Allah’ın istediği bir hayatı yaşayan mü’minleri cennetle müjdelemek, Allah’ı ve kendilerini gündeme almadan yaşayanları da cehennemle uyarmak üzere gönderilen elçilerinin her bir dönem insanının hayatındaki yeri bakın şuymuş:

Kendilerinin gelişlerinden sonra artık insanların Allah’a karşı bir mâzeret hakları, bir delilleri, bir hüccetleri kalmasın diye. Artık insanların Allah’a karşı arkasına saklanacakları bir mâzeretleri, ileri sürecekleri bir delilleri kalmasın diye o elçiler gönderiliyor. Yâni, ya Rabbi! Madem ki Rabbimiz olarak sen vardın! Madem ki bizi sen yaratmıştın! Madem ki hayatımızı sana borçluyduk! Madem ki Rab olarak, İlâh ve Mâbud olarak sadece seni dinleyecektik! Senden başkalarına asla minnetimiz ve kulluğumuz olmayacaktı! Madem ki bizi yaşadığımız bu hayatın sonunda hesaba çekecek olan sendin! Madem ki hesabı sadece sana ödeyecektik! Madem ki öbür tarafta cennetin vardı, cehennemin vardı! Madem ki bizden kulluk istiyordun! Eh öyle de bize bunları niye bildirmedin? Niye bize önceden haber vermedin? Bize niye kitaplar ve elçiler göndermedin? Madem ki bu kadar güzel bir cennetin vardı da neden bizi önceden bilgilendirmedin? Madem bu kadar dayanılmaz bir cehennemin vardı da niye önceden bizi onunla uyarmadın diyerek Allah’a karşı delil getirmeye hiç kimsenin hakkı kalmasın diye peygamberlerini gönderdiğini anlatıyor Rabbimiz.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Maide suresi ayet 67
"Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez."

Şimdi de söz peygamber efendimize döndürülerek şereflendiril*mek isteniyor. Rabbimiz peygamberine şereflerin en yü*cesi olan Resullük ifadesiyle hitap buyuruyor. Ey peygamberim, sen onlar inanıyorlar diye değil, onlar kabul edecekler, kabule hazırlar diye değil, onlar muktesit bir ümmet olsunlar diye değil, senin görevin bu olduğu için vahyi onlara ulaştır. Rabbinden sana indirilenleri ek*siksiz bir şekilde onlara ulaştır. Eğer eksiksiz yapmazsan bilesin ki hiç yapmamış, hiç tebliğ etmemiş olursun. Kesinlikle bilesin ki ey pey*gamberim, Allah seni insanlardan koruyacaktır. Sen hiç kimseden çe*kinmeden görevini yerine getir. Şunu da iyi bilesin ki Allah nîmetlerini inkâr edenleri asla hidâyet edip doğru yola ulaştırmaz. Garip bir ifade değil mi? Rabbimiz elçisini insanlardan koruyacağını söyledi, sonra da Allah asla kâfirlere yol göstermez buyurdu.

Arkadaşlar, burada şöyle bir soru akla geliyor: Acaba Allah’ın Resûlünün böyle bir derdi mi vardı ki Rabbimiz onu uyardı? Yâni acaba Rasulullah Efendimiz Rabbimizin kendisine gönderdiği bu âyetlerden bir kısmını gizlemek, bir kısmını insanlara duyurmamak ni*yetinde miydi ki bu uyarı geliyordu? Böyle bir şeyi düşünemeyiz. Za*ten Rab-bimiz önceki âyetlerinde uyardı onu ve Müslümanları. Kitabın âyetlerinden, hükümlerinden bir tanesinin bile uygulanmaması, yürür*lükten kaldırılması sonucunda kitabın tamamının kaybedildiğini anlattı. Öncekilerin hayatından kesitler sundu. Peygamber Efendimize ve onun şahsında bizlere kitabın hiçbir âyetinin, hiçbir hükmünün gizlen*me-mesi, uygulanmadan kaldırılmaması gerektiğini anlattı. Sonra da buyurdu ki ey peygamberim sen sana indirdiklerimizi tümüyle insan*lara duyur, eğer tam yapmamışsan hiç yapmamış olursun buyurdu. Sonra da buyurdu ki Allah küfredenlere doğru yolu göstermez.

Anlıyoruz ki peygamberin fonksiyonunu belirleyen Allah’tır. Yer*yüzünde onu dinleyen olsa da olmasa da, kabullenen olsa da ol*masa da o yine kendisine gönderileni insanlara ulaştırmak zorundadır. Hareketlerini insanlara göre ayarlamamalıdır peygamber. Sanki şöyle anlıyoruz: Eğer küfredersen sözü, eğer örtersen bunu, gündeme ge*tirmezsen Allah vahyini ifadesi peygambere ait değildir. Çünkü o gö*revini tam yapacaktı. Öyleyse anlıyoruz ki bu söz bizedir. Eğer şu anda bizler bu görevi yerine getirmezsek, küfredersek, nankörlük edersek, örter, örtbas edersek, Allah’ın gönderdiği âyetlerini içimize gömersek, kafamızda saklarsak kesinlikle yol bulamayacağız, Allah bize yol göstermeyecek, doğruya iletmeyecek, başarıya ulaştırmaya*caktır.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Enam suresi ayet 90
"İşte o peygamberler, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy."

İşte Allahın, hidayete kavuşturduğu kimseler bu Peygamberler ve onların atalarından, soylarından ve kardeşlerinden seçilmiş olan kimselerdir. Ey Muhammed, sen de bunların yolundan git. Ve bunları kendine örnek al. ve kavmi*nin müşriklerine de ki:
"Kur'anı sizlere tebliğ etmeme karşılık sizden hiçbir üc*ret istemiyorum. Bu Kur'an, sizler de dahil, bütün âlemler için bir nasihattir, bir hatırlatictdır. Düşünüp ibret alasınız ve kötülüklerden el çekesiniz diye
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Yunus suresi ayet 47
Şüphesiz her ümmete bir peygamber gelmiştir. Peygamberleri geldiğinde, aralarında adâletle hümolunur. Onlara asla zulmedilmez."

Her bir ümmete, her bir topluma bir elçi gönderdik. Her bir toplum için bir Resul vardır. Bu Allah’ın yeryüzünde genel yasasıdır. Yeryüzünde tüm toplumlar için Allah tarafından bu rahmet kapısı açıl-mıştır. tâbi her bir topluma ayrı ayrı peygamber gönderilmemiş olsa bile peygamberin mesajının bozulmadan kendilerine ulaşan toplumlara da o peygamber gönderilmiş demektir.

Ya da eğer bir toplum içinde bir peygamber yoksa bile o peygamberin mesajından haberdar olan insanlar mevcutsa o topluma o peygamber gönderilmiş demektir. Şu anda tüm dünya insanlığına Rasulullah efendimizin gönderilmiş olduğu gibi. Tarih boyunca tüm dünya insanlığını Rabbimiz vahiy nîmetiyle, peygamberlik nîmetiyle nîmetlendirmiştir. Hiç bir zaman yeryüzünü vahiysiz bırakmamıştır. Dolayısıyla yeryüzünde hiç kimsenin benim dinden, benim vahiyden, benim kitaptan, benim peygamberden haberim yoktu. Benim âhiret-ten haberim yoktu demeye hakkı da, yetkisi de yoktur. Her bir topluma Allah’ın elçileri geliyor ve: Aralarında adâletle hükmediliyor. Toplum Allah’ın istediği adâletten, her şeyi yerli yerine koymaktan, her şeyi yerli yerinde kullan-maktan, yâni kulluktan haberdar ediliyor. Allah’ın gönderdiği elçisi o toplumlara Allah’ı, hakkı, adâleti, imanı, tevhidi, kulluğu, cini, meleği, hayatı, ölümü, âhireti, hesabı, kitabı net ve açık bir şekilde açıklayıp, uygulayıp, gösterip örnekliyor. Sonra onlardan bu örneklenene uygun bir şekilde yaşayanlara, ya da aksini yapanlara Allah yaptıklarının sonucunu âdil bir şekilde verir de onlar asla en küçük bir zulme maruz kalmazlar.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Nahl suresi ayet 36
"Andolsun Biz, 'Allah'a kulluk edin, tâğuttan sakının' diye (emretmeleri için) her kavme bir peygamber gönderdik."

Biz her bir ümmet için, her bir toplum için mutlaka bir peygam-ber göndermişizdir. Kendilerine elçi gönderilmemiş bir tek toplum yoktur. Kendilerine vahiy ulaştırılmamış bir tek ümmet yoktur. Rabbimi-zin toplumlara gönderdiği elçilerinin ortak özellikleri de bakın şuy-muş: Bu elçilerin tamamı gönderildikleri toplumlara şunu söylemişler: Ey insanlar, sadece Allah’a kulluk edin. Hayatınızın her bir bölümünde sadece Allah’ı dinleyin. Hayatınızda hakim varlık sadece Allah olsun. Sadece Allah yasalarını uygulayın. Sadece Allah’ın istediği kulluğu yaşayın.

Allah karşıtı tanrılık iddiasında bulunan her bir tâğuttan, her bir azgından da uzaklaşın. Allah’ın dini karşısında din iddiasında bulunan, Allah’ın yasaları karşısında yasa belirlemeye kalkışan, insanları Allah’a kulluktan koparıp kendisine, kendi yasalarına itaate çağıran her bir azgın tâğuttan, o tâğutlara itaatten vaz geçin. O azgınları asla muhatap kabul etmeyin.

İşte Rabbimiz Hazreti Adem aleyhisselâm’dan bu yana elçi gönderdiği tüm toplumlara bu yasasını ulaştırmıştır. İşte gönderdiği son elçisine de emrini veriyordu. Ey peygamberim, sen insanları sadece Bana kulluğa dâvet et. Sen ve senin dâvetini kabul edenler Be-nim karşıtım azgın tâğutlardan uzak durun. Hayatınızın hiçbir bölümünde tâğutlara karışma alanı bırakmayın. Benimle birlikte tağutların yasalarını da uygulamaya kalkışarak şirke düşmeyin.

Şimdi Rabbimiz tüm elçilerine böyle buyurmuşken, son elçisine de bunu emretmişken, tüm peygamberler tarih boyunca insanları yalnız Allah’ı dinlemeye, Allah karşıtı tâğutları reddetmeye çağırıp dururlarken tâğutlara itaat eden, putları Allah’a ortak koşan ve de eğer Allah istemeseydi biz bu suçları asla işleyemezdik diyerek küfür ve şirklerinin faturasını Allah’a kesmeye çalışan bu müşriklere ne demek lâzım? Bu durumda Allah’ı bırakarak, Allah’a kulluğu bırakarak, Allah’ın dinini terk ederek tâğutların dinini uygulamaya çalışan bu insanlar kendilerini nasıl mazur gösterebilirler?

İşte onlardan bazılarına Allah hidâyet edip doğru yolunu göstermiştir. Onlardan kimilerine de dalâlet isâbet etti. Kimileri Allah’a kulak verdiler, Allah’ın kitaplarına, Allah’ın elçilerine kulak verdiler, tevhide inandılar, Allah yoluna gittiler, müslümanca bir hayat yaşadılar. Kimileri de Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın dininden habersiz sapık bir hayat yaşadılar, hevâ ve heveslerine tabi oldular, tağutların yolundan gittiler.

Öyleyse şimdi sizler ey insanlar, arzda gezip dolaşın. Bir bakın ki yalancıların âkıbetleri nice olmuş? Allah’ı yalanlayanların, Allah’ın âyetlerini yalan sayanların, Allah’ın elçilerini yok farz ederek bir hayat yaşayanların âkıbetleri nasıl olmuş bir bakıverin. Âd kavmine, Hûd kavmine, Nuh kavmine, Lût kavmine, Semûd’a bir bakmaz mısınız? Ne âlemde şimdi onlar? O görkemli vücutlar, cüsseler, o görkemli şehirler, medeniyetler, o görkemli ordular, o görkemli egemenlikler nerede şimdi? Nerede o yeryüzünü titreten kralların haykırışları? Hepsi yıkılıp gitmediler mi? Hepsi yok olup gitmediler mi? Yerlerinde baykuşlar ötmüyor mu? Tarihten hiç ibret almıyor musunuz? Onlar gittiler de siz bâkî mi kalacaksınız? Onlar öldüler de siz ölmeyecek misiniz? Sizin saltanatınız bitmeyecek mi? Unutmayın ki bir gün bu dünya, bu hayat, bu güneş, bu yıldızlar ve her şey bitecek.
 

tahsin33

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
23 May 2008
Mesajlar
2,697
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
68
Enbiya suresi ayet 25
"Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona; 'Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım."

Evet ey peygamberim, senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona vahy etmiş olmayalım. Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçimiz yoktur ki ona bizim vahyimiz ulaşmış olmasın. Tüm peygamberlerimize vahy ettik. Peki neyi vahy etmiş Rabbimiz? Tüm elçilerine gönderdiği vahyin konusu: Benden başka İlâh yoktur. Benden başka sözü dinlenecek, Benden başka yasaları uygulanacak, Benden başka kendisine kulluk edilecek İlâh yoktur. Öyleyse sadece Bana kulluk edin. İşte Rabbimizin tüm elçilerine vahyinin ana konusunu, temelini oluşturan budur. İlk elçi Adem (a.s) ile son elçi Muhammed (a.s) arasındaki tüm elçilere gönderilen vahyin, mesajın, dinin temelini Rabbimiz bu âyetinde özetliyor.

Allah’tan başka İlâh yoktur. Allah kendisinden başka İlâh olmayandır. Tüm varlıkların kulluk ipleri elinde olan, sadece kendisine ibadet edilen, sadece kendisinin sözü dinlenen, göktekiler ve yerdekiler konusunda sadece kendisinin kanunları geçerli olan, herkesin kendisine boyun büktüğü tek varlık Allah’tır. Kendisine yönelinecek, kendisine kulluk edilecek tek varlık Allah’tır. Ondan başka İlâh yoktur. Ondan başka sözü dinlenecek, Ondan başka hatırı kazanılacak varlık yoktur. İbadetin, duanın, tevekkülün sadece kendisine yapılacağı, imdadın, yardımın sadece kendisinden isteneceği tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar adına kanun koymaya, onlara din ve şeriat belirlemeye, onlara hayat programı çizmeye yetkili tek varlık Allah’tır. Çünkü onları yaratan O’dur. Onların sahip oldukları her şeylerini onlara lütfeden O’dur ve sonunda onları öldürecek ve hesaba çekecek olan da O’dur.

Onun dışında hiçbir kimsenin bu konuda tek kelime bile söz söyleme hakkı yoktur. Allah’tan başka hiçbir kimsenin kanun yapmaya, Allah’tan başka hiçbir kimsenin din belirlemeye, yâni hayat tarzı koymaya, hayat programı belirlemeye hakkı yoktur. Din koyucusu sadece Allah’tır. Hayat programını belirleyici sadece O’dur. Çünkü tüm varlıklar O’nundur, herkes ve her şey O’nun kuludur, O’nun mülküdür ve mülkünde söz hakkı da O’na aittir. Gökler ve yerde tek Melik, tek hükümdar O’dur. Yaratıcı, hayat veren, dirilten, öldüren, rızık veren, doyuran O’dur. İşte Rabbimiz buyuruyor ki İlâh Benim. Kulluğa lâyık, ibadete lâyık, sözü dinlenmeye lâyık Benden başka hiç kimse yoktur. Evet tüm yaratıklarından, meleklerden, cinlerden, insanlardan, kullarından, mülklerinden kulluk isteme hakkı da sadece Allah’a aittir.
 

Bu konuyu görüntüleyen kişiler

Üst Alt