Neler Yeni

Hoşgeldiniz İslami Forum Sayfası

Tüm özelliklerimize erişmek için şimdi bize katılın. Kaydolduktan ve oturum açtıktan sonra, konular oluşturabilir, mevcut konulara yanıtlar gönderebilir, diğer üyelerinize itibar kazandırabilir, kendi özel mesajınızı edinebilir ve çok daha fazlasını yapabilirsiniz. Ayrıca hızlı ve tamamen ücretsizdir, peki ne bekliyorsunuz?
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Sen oradan ben buradan... (1 Kullanıcı)

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
showImage.php
play.gif


ÇAKAL CARLOS BAŞBAKAN ERDOĞAN’DAN HANGİ TUTUKLU İSLAMCININ SERBEST BIRAKILMASINI İSTEDİ?
separator3.gif
Yakın tarihin önemli militanlarından “Çakal Carlos” olarak bilinen Ilich Ramirez Sanchez, İBDA düşüncesine yakınlığı ile bilinen BARAN Dergisi’ne konuştu. Özellikle İsrail karşıtlığı ile bilinen, Cezayir’de Fransa’ya karşı da savaşmış olan Carlos, şu an Fransa’daki Clairwaux Cezaevi’nde kalıyor. Baran Dergisi ile telefon aracılığıyla irtibat kuran Carlos, dergiye ilginç açıklamalarda bulundu.

Carlos, röportajında Türkiye’nin 1950’lerden itibaren emperyalizmin himayesine girdiğini söyledi: Türkiye, muhteşem bir tarihi olan büyük bir ülkedir. Bildiğiniz üzere, bir süredir bu tarih ve bu kimlik karartıldı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan emperyalizminin birmaşası, bir uydusu, bir hizmetçisi olarak kullanıldı, kullanılıyor. Üstelik bu gün İsrail’in Ortadoğu’da ki en büyük müttefikidir. Bu, ilk gün den beri tatbikatta olan Sabetayist bir plandır.”

Carlos, Türkiye’nin büyük bir tarihi olduğunu anlattıktan sonra Türkiye’nin Tayip Erdoğan’ın yaptığı protestodan daha fazlasını yapabileceğini söyledi. Bu konuda orduya da çağrı yapan Carlos şunları söyledi: “Türk Ordusu, mutlaka hakiki Türkler tarafından sevk ve idare edilmelidir. Bunu o şanlı tarihlerini savunarak ve Siyonist İsrail’le olan tüm ilişkilerini keserek göstermelidir.”

Carlos, Türkiye’nin stratejik önemi konusunda da açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin AB ve ABD ittifakından ayrılarak, Doğulu ittifaklar araması gerektiğini söyleyen Carlos, Türkiye’nin dış politikası için şu önerilerde bulundu: “Peki, Türkiye’de Amerikan üslerinin ne işi var? Bu kadarı bile vahameti anlamak için yeterli değil mi? Yunanistan’la olan meseleyi bir şekilde siyasi çözüme bağlamak kafidir ve üstelik hiç geciktirmeden NATO’dan da çıkılmalıdır. Türkiye yeniden büyük bir güç haline gelebilir. Bugün Rusya’yla geçmiştekine benzer herhangi bir ideolojik problem yoktur. Artık Rusya’da Sosyalizm yoktur, Sovyetler Birliği bir mittir. Eğer stratejik bir ittifak yapılacaksa, bu niçin Rusya olmasın? Ve Türkiye’nin kültürel ve stratejik tesir ufkunu Türkçe konuşan Müslüman Türki Cumhuriyetler üzerinden Çin sınırlarına kadar genişletin. Buna mani olan nedir? İranlılarla zaten herhangi bir problem yoktur. Ermeniler ile olan problem de aslında sembolik bir meseledir ve geçmişte ölen Ermeniler ile ilgili yapılacak jestlerle kolayca halledile bilecek bir mevzudur. Türkiye işte böylelikle bölgenin en büyük gücü olabilecektir. Türkiye’nin artık hakkını vermesi gereken tarihi rolü budur. Bugüne dek olduğu gibi, Amerikan emperyalizmi ve Siyonizm’in hizmetçisi olmak değildir bu rol, yahut Avrupa’nın ikinci sınıf ayak işlerini yapmaya koşmak değildir.”

Carlos son olarak İBDA-C Lideri Salih Mirzabeyoğlu’na mesaj gönderdi. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’dan Mirzabeyoğlu’nu serbest bırakmasını istedi: “Lütfen en güzel dileklerimi Kumandan Mirzabeyoğlu’na iletiniz, olur mu? İnşallah cezaevinden hemen çıkar. O, serbest bırakılmalıdır. Erdoğan, O’nu serbest bırakmalıdır! Bugün Türkiye’nin en başta konuşulması ve halledilmesi gereken meselesi, belki yalnızca Salih Mirzabeyoğlu’nun hemen nasıl serbest bırakılacağıdır.”

Odatv.com
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
/3/2009 -- Çakal Carlos "Salih Mirzabeyoğlu serbest bırakılmalıdır"

Kategori: Baran Dergisi
kumandanmirzabeyolu.jpg
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
PANİK OPERASYONU” – NECİP FAZIL’I ANMA





DEDİ – Biliyorsunuz bu haftaki dergimizi, “Necip Fazıl Özel Sayısı” olarak tertib ediyoruz... Bahis Necip Fazıl olunca da, tabiî olarak söz Salih Mirzabeyoğlu’nun!.. Sohbetimize başlamadan önce, okuyucularımıza Cezaevi’nden çıkışınızı da hatırlatmak üzere “geçmiş olsun!” diyoruz. Bu mevzuda neler söyleyeceksiniz?..

DEDİM – Hâdisenin dış yüzüne hikâye etmek uzun sürer... İçyüzüne gelince: Allah, isterse Kâinat’ı bir sineğin kanatlarında da taşıtır hikmetinin tecellisi hâlinde, düşman ve münafık elinde, onların “engelliyorum!” zannı içinde, İBDA fikriyatının muhteşem bir hurucudur!.. “İBDA, hâdiselerin kendisini takip ettiği bir ruh ve keyfiyet mihrakıdır!” hükmünü bir kere daha delillendiren bir dava!.. Görüldü ki, bize karşı girişilen provokasyonlar, ateş üzerine benzinle gitmek gibi bir tesir yapar!.. Üstadım’ın gözleriyle hâdiseyi değerlendirdiğim zaman, söylenecek tek söz şudur: “İşte şimdi ocak kızıştı!”... Biliyorsunuz Allah Resûlü, Huneyn gazasında İslâm ordusunun bir ânlık dağılışını tek başına ileri atılışla taarruza döndürürken böyle demişti... “İşte şimdi ocak kızıştı!”... Kendisine yapılacak işkence sırasını beklerken, “Kumandan’a işkence yapıyorlar!” diye ağlayan gençleri görünce, kalbime taşkın bir heyecanla bu mâna dolmuştu... Üstadım, orada arkadaşlarımın ve gençlerin gösterdiği vakar ve aşk tavrını görseydi, ne kadar gurur duyardı... Elbette gördü!..
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
DEDİ – Hâdiseler sizi yıldırmaktan çok, coşturmuşa benziyor...

DEDİM – İlâhi hikmetlere göz atmayı bilmek lâzım... Allah, nelerin içinde ne imkânlar sunar, neleri nelere vesile eder... Meselâ, Irak ve Batı dünyası arasındaki Körfez savaşında olduğu gibi, gebe olduğu hâdiseler zemini bakımından, mağlubiyetten beter zarara yol açan galibiyetler vardır... Ve yine mahkûm ve mağdur durumlar vardır ki, içinde en büyük zafer tohumları saklar!..
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
DEDİ – Bu söz bana, Üstadımızın sizin hakkınızdaki ısrarını hatırlattı... Kendisi de münafık ve kâfir soyuyla ademe mahkûm edilmeye çalışılmış Üstadımız, size ısrarla “görünmen lâzım!” demişti... Okuyucularımıza, sizinle röportaj yapan Yalçın Turgut olarak kendimi ifşâ ettikten sonra, bu sözün yakın şahitlerinden ve hikmetini ileriki yıllarda daha iyi gören biri olduğumu söylemeliyim... Bir nevî, kim ne hainlik ve hased tavrı içinde olursa olsun, İBDA’nın önlenemez yükselişi sözkonusu oldu... “Doğru yol” anlayışı hâlinde İslâm’ın!..

DEDİM – Güzel bir teşhis; “doğru yol”... Necip Fazıl bu demektir zaten: İdeali aramayla – toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını, hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam... “İslâma muhatab anlayış”ın, aşkını, vecdini, diyalektiğini ve estetiğini örgüleştiren adam... Bir sanat adamı olarak, şu sözümden ayrıca zevk duymalısın: “Şair her yerde demektir!”... Şairin mânâlarından biri de bu!..
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
DEDİ – “İslâma muhatab anlayış” davası ile şu “şiir idrakı” üzerinde biraz dursanız...

DEDİM – Önce şöyle formüle edeyim... Mücerret mânâda “ilim”, “bilme” demektir... “Bilme”nin hakikati de, feraset ve anlayış, basiret ve kavrayışta... Bunun uç noktasında da “şiir idrakı” var... Ve insanın bilgilenme süreciyle eşdeğer olan hürriyetin sonsuzluğunca sonsuz hayret!.. Bu dilden anlayan adam, “İslâma muhatab anlayış” davasını da anlar, “ehli sünnet yolu” davasını da anlar!..
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
DEDİ – Kısa kısa işaretler verseniz...

DEDİM – Pek çok şey ezbere bilindiği için, esasına vakıf olunmadan ezbere cinsinden konuşuluyor... Bu yüzden de İmam-ı Gazalî Hazretlerinin söylediği, “insan, bilmediği şeyin düşmanıdır!” hikmeti çerçevesinde, bir nevî hakikat ve hikmet düşmanlığı tecelli ediyor... Önce, “İslâm selâmet dinidir!” derken, felâh, yâni kurtuluşun, “dindeki gizliliklerin açık edilmesi” mânâsına geldiğini anlamak lâzım... Zaten “Sûre” de, usûlünce gittikçe, muhatab idraka nisbetle kendini ele veren sonsuz mânânın kelâm klişesinde hapsidir... “Fıkıh” da, kapalı bir şeyin hakikatine nüfûz edebilmenin usûlü; bugün bilinen veya bilindiği zannedilen mezheb ve ilim hakikatinden önce, mücerret mânâsıyla “idrak ve anlayış” demektir... İdrak ve anlayışın bu gayeyle ölçülendirdiği usûl... Demek ki, bugünün anlaşıldığı mânâsıyla fıkıh, genel anlamının yanında hususîleştirilmiştir... Bahsimiz Necip Fazıl ve usûlümüz de vesilelerle mesele konuşmak olduğuna göre, şurada çıkardığım notlarda bunun üzerinde durayım isterseniz... Bilmem okumam gerekir mi?.. İsterseniz notları alın, kaset çözümünde yerine koyun... İsterseniz bir işaretle geçeyim bu bahsi... Okuyayım mı?..
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
DEDİ – Çok faydalı olur... Zaten bizim gayemiz de, soylu bir zeminde Üstadımızı anmak, yoksa ölü ağlayıcılarına mahsus bir yerde konuşmak değil...

DEDİM – Bugün kim “Fürû-u fıkıh”ın inceliklerini bilir ve onlarla meşgul olursa, ona “fakih” derler. Halbuki Birinci Asırda, ahiret yolu ve “nefsin ayetlerinin incelikleri bilgileriyle” amelleri bozan şeyleri bilmeye, dünyalığa kıymet vermeyip – ahiret nimetlerine bağlanmaya ve kalbini Allah korkusunun kaplamasına “Fıkıh ilmi” denirdi... Nitekim Allah, şu Ayet’te bunu açıkça göstermektedir:

"Dinde fakih olup, kavim ve kabileleri döndüğü zaman, onları korkutmaları için.”

Korkutmak kendisiyle mümkün olan; işte bu fıkıhtır... Yoksa “talâk, itak, li’an, selem ve icare” meselelerini bilmek değildir; çünkü bu meselelerle ne çekindirme ve ne de korkutma olur. Belki yalnız bunlarla uğraşmak, kalbin korkusunu azaltır ve kalbi karartır; nitekim bunlarla uğraşanlarda olduğu gibi... Bu gibiler hakkında Allah şöyle buyuruyor:

-"Onlar için kalbler var ki, o kalblerle anlamazlar."

Buradaki "fıkh” kelimesinden, “fetvaları anlamazlar” değil, imânın ne demek olduğunu anlamazlar mânâsı murad edilmiştir. Ömrüme yemin ederim ki, “fıkh” ve “fehm-anlayış” kelimesinin ikisi de lûgatta bir mânâdadır. Araplar arasında eski ve yeni şivelerde ikisi de bir mânâda konuşulur:

- "Bu ise, anlayışlı bir kavim olmadıklarındandır.” (59-Haşr:3)

Allah’tan korkularının azlığı ve insanların saldırılarını büyütmeleri, fıkıh azlıklarına havâle ediliyor. Bak bakalım, bunların “fakih” olmamaları, fetvaların çeşitlerini bilmedikleri için mi, yoksa bizim anlattığımızı bilmedikleri için midir?.. Peygamber Efendimiz kendisini ziyârete gelen bir cemaat hakkında fıkıh meselelerini değil, imân, amel ve ahlâk esaslarını öğrenmelerini ve iyi hasletlerini anlatmaları üzerine, “Âlimdirler, hakîmdirler, fakihdirler!” buyurmuştur; halbuki bunların hiçbiri diğer mânâda fıkıh meselelerini bilmezlerdi. Zührî Kabilesi’nden İbrahim oğlu Sâd’a (R.A.), “hangi şehir halkı fakihtir?” diye soruldukta, “Allah’tan daha çok korkan!” diye cevab vermekle, fıkhın neticesine işaret etmiştir. Çünkü ilmin bâtınî neticesi fetva hükümleri değil, takvadır.
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
DEDİ – Sanıyorum, Üstadımızın şiirindeki “korku” motifinin anlaşılması gereken yönleri burada... Şu mezhebler meselesine de temas etseniz...

DEDİM – Evet; İmamı-ı Gazâlî’den çıkardığım bu notta, Üstadım’ın şiirine hâkim olan korku ve hafakan sırrı da görünüyor... “Benim şiirimdeki korku, öcü ve umacı korkusu değil ki; gaibi kurcalamak?” diyordu ya... Tabiî o böyle diyedursun, “Necip Fazıl’ın şiirlerine korku ve hafakan hâkimdir; halbuki filânca, kasabadan temiz hava getirdi!” diye değerlendiriliyordu... Onun şiirlerinde, “otel odaları, dehlizler”den filân bahsediyormuş, bir arayış belirtiyormuş, bu bakımdan İslâmî değilmiş... Tabiî ben neyin ne olduğunu anlatınca, herkes küstü!.. Neyse... “İslâma muhatab anlayış”ın bir yönüyle ne olduğu, daha doğrusu ne olmadığı da anlaşıldı sanırım... Meseleler içiçe, biz de kısa kısa işaretlerle geçmek zorundayız... Mezheb; bilindiği üzere, -gerçi pek çok meselede olduğu gibi, ben üzerine büyüteç tutup meçhûlden kurtarmasam bilindiği de yoktu ya-, “yol” ve “zann” demek... Umumiyetle “zan” deyince, işin “ihtimâl” mânâsı anlaşılır da, “kat’iyyet ve şüphesizlik” mânâsı bilinmez... Şöyle bir misâl vereyim: “Zannediyorum ki şu çekmecede kalem var!” desem ve çekmece açılınca orada kalem bulunsa, bu “zan” keyfiyeti kat’iyyet ifâde eder... Hayatın, imkân ve ihtimâllere açılan arazdan yürüdüğü hakikatini bilenler, mezheblerin doğuş hikmetini anlayacakları gibi, zaruretini de kestirirler: Hakikatiyle mezhebler, İslâm’a muhatab anlayışın doğru yolu üzerinde, esasta değil de, “esası zedelemeyici” bir takım teferruat noktalarında ve “rahmete vesile ihtilâf sırrı” içinde farklılık gösterirken, farklılıklarında birbirlerine halef olucu ve iltica edici geçit noktaları bulan bir birlik arzederler... Alevîlik ise, bu mânâda bir mezheb değil, sapık bir koldur... Hazret-i Ali’yi sevme zannı etrafında, gerçekte sahabeye ve Hazret-i Ali’nin hakikatine ihânet içinde bulunan bir zümre; ruhî gıdaları da Rahmanî değil, Şeytanî... Üstadım’ın güzel bir misâli var: “Hazret-i Ali sevgisi, Sünnet ve Cemaat ehli ölçüsüne bağlıdır; ve tıpkı Musa ve İsâ Peygamberlerin gerçek kıymet ve hakikatlerini bulmak isteyenlerin; bunu Yahudiler’de ve Hıristiyanlar’da bulmak yerine İslâm’da görmek mevkiinde olmaları gibi!”... Bu incelikler çerçevesinde, Büyük Doğu’nun kendisini izâhını, benim ağzımdan röportajın sonuna koyarsınız...
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
DEDİ – Müsaade ederseniz, Üstad’ın “Büyük Doğu”yu tanımlaması sohbetimizin de noktalanması olsun...

DEDİM – (Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığı... Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezheb, ne de yeni bir içtihad kapısı... Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifâdelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi; ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. Asrın eşiğinde eşya ve hâdiselere tatbik etme işi... Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı.)



1991







Salih Mirzabeyoğlu__Adımlar -1984’den 1996’ya-

İbda Yayınları
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
Kumandan CARLOS:

Amerikan Emperyalizmi Obama İle Değişmeyecektir!



Tele-Röportaj: Fazıl DUYGUN



BARAN: Nasılsınız Kumandan Carlos?

CARLOS: Çok iyiyim, bu arada, gönderdiğiniz tüm gazeteleri aldım, çok teşekkür ediyorum.



BARAN: Kumandan Mirzabeyoğlu size en samimi devrimci selâmlarını iletiyor. Geçtiğimiz hafta Av. Ahmet Arslan kendisiyle görüştü ve selâmınızı da kendisine iletti. Bilvesile, Av. Arslan’la beraber, Av. Hasan Ölçer ve Av. Güven Yılmaz’ın da size aynı şekilde candan selâmları var.

CARLOS: Sağolsunlar, çok nâzikler. Yeri gelmişken, dün Av. Ahmet Arslan’dan uzunca bir mektub aldım.



BARAN: Mektub aldınız…

CARLOS: Evet, aldım ve bugün de sabah itibariyle cevabî mektubumu yolladım.



BARAN: Gönderdiğimiz Baran dergileri de ulaştı değil mi size?

CARLOS: Evet, tüm dergileri de geçtiğimiz salı aldım. Toplam olarak dört sayı geldi. Bana bundan sonra da her hafta muntazaman gönderirsiniz.



BARAN: Elbette. Size önümüzdeki günlerde Baran’ın eski 50 sayısını da göndereceğim inşallah.

CARLOS: Tamamdır, çok teşekkür ediyorum.



BARAN: Estağfirullah.

CARLOS: Av. Ahmet Arslan’a ayrıca, OPEC operasyonumuzla ilgili daha önce sözünü ettiğim yazımı da gönderdim.



BARAN: Av. Arslan’a gönderdiniz…

CARLOS: Evet. Sözkonusu meseleyle ilgili olarak, benim açımdan her şey orada. Çok da ilginçtir.



BARAN: Çok güzel... Kumandan Carlos, Baran’la yaptığınız ve bizim de yayınladığımız görüşmeler Türkiye’de çok ilgi çekiyor. Büyük internet siteleri bu görüşmelerden seçmeler yaparak yayınlıyorlar.

CARLOS: Güzel.



BARAN: Kumandan Carlos, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in yeniden başkanlığa aday olabilmesiyle ilgili olarak, ülkeniz Venezüella’da gerçekleştirilecek referandumda Chavez’in kaydedeceği (dergimizin çıktığı tarih itibariyle “kaydettiği”) zaferi nasıl yorumlarsınız?

CARLOS: Referandum, yarın. Ancak, herkesin oy atmaya gideceği bir referandumda, makul bir çoğunlukla bu zaferin gerçekleşeceği âşikâr. Devrimci harekete birtakım çıkar hesablarıyla katılmış ve yolsuzluklara bulaşmış olan kimileri, geçen Kasım ayında gerçekleştirilen referandumda oy atmaya gitmediler.

Bu yüzden, düşman için şimdi böyle yeni bir referandum hiç de arzulanır değil

kuşkusuz. Onların tek istediği Chavez’i sabote etmek. Burada önemli olan, zaferin hangi yüzdeyle devşirileceği... Venezüella’da devrimci bir başarı kaydetmek için iktidara gelmelisiniz. Şayet iktidarda değilseniz, bu ziyadesiyle müşkül olacaktır.

Biz devrimciler orada halkın istifade edeceği haklar için savaşırken, diğer orta sınıftan birçokları da yalnızca kendi şahısları için devrimden faydalanma derdinde. Anlayacağınız, karmaşık bir durum. Alelâde fakir vatandaşlarımızdır orada devrim ve Chavez’i destekleyen. İşte bunların, orta sınıftan olup da devrimci olmayan elit kesimlere sayıca baskın olmak gibi bir mecburiyetleri mevcud. Chavez bu sebeble sabotajlarla karşılaşmakta her seferinde. Bu mesele dışında, referandumda kazanacağımız muhakkaktır.



BARAN : Anlıyorum Kumandan Carlos. Size şöyle bir soru yöneltmek isterdik: Emperyalizm ve Siyonizm zâviyesinden, Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni Başkanı Barack Obama sizce kim ve nedir?

CARLOS: Size şunları söylemek isterim: Benim bu adamın şahsına dönük bir sempatim var. Şahsî bir sempati... Ne anlamda? Alt tabakadan ve Afrikalı bir

babadan gelen bir insan... Gayret ediyor ve zekâsıyla eğitimini tamamlıyor. Akıllıca konuşuyor. Çocukluk çağımdayken dahi ırkçı azgınlığını bildiğim böylesine bir ülkeden çıkıp başkan oluyor. Bu saydığım hususlar muvacehesinde, hoş karşıladığım bir özelliği var benim için. Öncelikle, azınlıkların, farklı renkteki azınlıkların, ırk farklılığı olan azınlıkların ışığını taşıyacaktır bulunduğu mevkie.

Burası açıktır. Ancak, stratejik ve tarihî anlamda Amerikan emperyalizminin ışığına gelince, bu değişmeyecektir. Bunu değiştirebilecek olan, hiç şüphesiz Obama değildir. Kaldı ki, kim taşıdı Obama’yı oraya? Elbette Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının oyları, yani Amerikalılar. Yine bakıyoruz, başkanlık kampanyası sırasındaki bağışlar açısından, başka herhangi bir adaydan çok daha fazla bir malî yardım buluyor. Üstelik, kendisine devletçe yapılabilecek resmî yardımı, hazine yardımını da reddediyor. Peki kim vardı bunun arkasında? Wall Street, Siyonistler, Politikacılar. Bunlar Bush’un temel siyasetini tasvib etmekle

beraber, şeklen bıraktığı enkazdan da kurtulmak isteyenlerdir. Halbuki Bush,

Amerika Birleşik Devletleri tarihinde başka herkesten daha fazla Siyonizm yandaşı olan birisiydi, ama aynı zamanda en geri kafalısı ve en yozlaşmışıydı da. Ve böylece, Obama gibi iyi bir hatibi, yakışıklı bir adamı, akıllıca konuşan

bir kişiyi, İngilizceye en yüksek seviyede hâkim ve herkesin onda kendisinden

bir şeyler bulabileceği birisini, en başta Amerika’nın imajını yurtdışında, tüm

dünyada en iyi biçimde temsil edebilecek imaja sahib birisini, hatta Amerikan toplumunu kendi içinde bile en iyi temsil edebilecek bir şahsı başkanlığa getirme formülünü buldular. Bush ve çevresindeki suçlular, artık kurtulunması gereken bir yük olduğu için seçildi Obama. İşte bu sebeble Obama’yı destekledi Siyonistler. Obama, kendisinde kamuoyunu modernize edebilecek bir yeterlilik bulunduğu için seçildi. Aldığı yüksek bağışlar diyordum, nereden gelmişti bunlar? Bir kısmı alelâde Amerikan vatandaşlarının işte 5 dolar, 20 dolar gibi küçük meblağlarla yaptıkları bağışlardan oluşsa da, büyük kısmı sözünü ettiğim şekilde, Wall Street’in dev şirketlerinden ve Siyonistlerden gelmiştir. Bunlar, Bush gibi bir hödükten çok daha fazla mikyasta Obama’dan istifade edebileceklerini, bu faydayı eski başkana kıyasla çok daha ince bir yolla devşirebileceklerini düşünmüşlerdir. Obama’nın Beyaz Saray’daki sekreteri kimdir? Rahm Emanuel! Siyonizmin aşırı sağından ve kendisini dâvâsına adamış bir Siyonist, profesyonel bir politikacı. Ezcümle, Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihî çizgisinin değişeceğini sanmıyorum. Bu tarihî çizgiye göre Obama, emperyalist bir güç olmak zorundadır. Güya Amerikan toplumunun çıkarları için denilse de, aslında dev Amerikan şirketlerinin çıkarı için her türlü suçu işlemeye hazır olmalıdır. Yani, işin bu tarafı değişmeyecektir. Kimbilir belki, eskisi kadar aptalca değil de, bunlar daha ince yollarla ve akıllıca gerçekleştirilmek istenecektir. Fakat, ifade ettiğim gibi, bence Obama Amerika’yı değiştirmeyecektir. Yeri gelmişken, benim yazdığım bir mektub, hem de kibarca yazdığım bir mektub var ve çok da net bir soru ihtivâ ediyor. Çok müşahhas bir noktaya temas ediyorum. Sizin gizli ve illegal hapishaneleriniz var, öyle mi? Peki nerede bunların tutukluları, mahkûmları? Ne demek oluyor bu? Basit bir cevab istiyoruz? Nerede bunlar? Bunlar var mı, yok mu? Anlıyor musunuz?



BARAN: Evet.

CARLOS: Eğer buna müsbet cevab alabilirsek, anlayın ki işler daha bir yolunda gidecektir ve bu kişi bir şeyler yapabilecektir. Yok, alamazsak, belli ki bunun da yapabileceği hiçbir şey yoktur! Yapamaz da aslında, çünkü bu nevî kararları alacak kadar hür değildir o!



BARAN: Anlıyorum. Şu hâlde, Obama’nın, emperyalizm ve Siyonizm’in yeni yüzü olduğunu söylüyorsunuz.

CARLOS: Şimdi yanlış anlaşılmak istemem. Obama burada bir figürdür, aslolan

Amerikan siyasetidir. Benim şahsî sempatimse, bu siyaset bakımından değil, onun kendi şahsî hikâyesi bakımındandır. Şöyle söyleyeyim: Koyu ten rengi olan, melez kan taşıyan, alt tabakadan gelen bir insan. Yönetici seçkinler sınıfından

olmadığı hâlde, zekâsıyla, çalışkanlığıyla, hitabetiyle bu üst sınıfa yükselebilmiş

bir insanın gayret ve başarı hikâyesidir beni şahsen cezbeden. Obama’nın nasıl gizli bir gündemi olabilir ki? Yönetici sınıf ânında öldürür onu! Anlıyor musunuz? John Fitzgerald Kennedy’yi düşünün. O bir devrimci miydi? Hayır. Ya Siyonizm karşıtı? Kesinlikle değil. Peki terörist? Tabiî ki değil. Tam tersine ‘teröristler’in falân da düşmanıydı. Ama ne yaptı? Gitti Amerika Birleşik Devletleri’nin Küba’yla olan meselesinde kendi inisiyatifiyle ve yönetici seçkin sınıfın, dev şirketlerin çıkarları hilâfına düzenlemeler yapmaya kalktı ve böylece çıktı idam fermanı. Yönetici seçkinler de hemen öldürdü onu. İşte Obama’yı da böyle değerlendirmek lâzım. Amerikan siyasetinde yerleşik prensiplerden sapmaya kalktığı ânda öldürülür, bu kadar.



BARAN: Anlıyorum. Ülkemizdeki ve diğer ülkelerdeki emperyalizm ve Siyonizm işbirlikçileri, medyaları aracılığıyla, Obama’nın bir “insan hakları” kahramanı olduğu propagandasını yapmaktalar. Obama hakkında insanlara yalan söylüyorlar.

CARLOS: Dinleyiniz. Bunların tümü çerçöp laflar. İnsan haklarını diline dolayanlar mevzuunda şunu söylemem gerekir ki, benim tüm hayatım insan hakları için mücadele etmekle geçmiştir. Biz en başta insan hakları için savaştık! Burada mesele bu değil ki! İnsan hakları klişesinin kullanılması, alelâde halka

yönelik çok kaba bir basitleştirmedir. Ahlâksızlıktır. Bir kere, Amerika Birleşik Devletleri’nin katlettiği kadar çok sayıda insan katletmiş bir başka ülke yoktur tarihte. Onlar 200 yıldır öldürüyorlar, oysa Naziler yalnızca 12 yıl iktidarda

kalabildiler ve öldürdükleri de bu kadarcık bir zamanla sınırlı kalmıştır.

Sonra da kalkmış insan haklarından bahsediyorlar. Bir şey söyleyeceğim size: Tüm insanların eşit haklarla doğması, aynı haklarla mücehhez olması gerektiğine inanıyorum. Dünyadaki tatbikatsa maalesef tam tersi bunun.



BARAN: Çok teşekkür ediyoruz Kumandan Carlos
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
“SAVAŞ ÜZERİNE” ve 11 Eylül


Gökhan YAMANGÜL



Savaş meselesini askerî ve politik yanlarıyla, teorisi ve tekniği bakımından, felsefî, tarihî ve kitle psikolojisi zemininde bütün teferruatıyla değerlendiren en kapsamlı ve etkileri bakımından en yönlendirici eser, Napolyon’a karşı da savaşan Prusyalı General C.V.Clausewitz’in 19.yüzyılın ilk çeyreğinde kaleme aldığı “SAVAŞ ÜZERİNE”dir. Bu eserin askerî ve siyasî etkileri öylesine köklü olmuştur ki, barışı idealize etme kaygısıyla “Savaş Sanatı Tarihi”ni yazan bir İngiliz bile eserin iskeletini Clauzewitz’in eleştirisi üzerine kurar ve yazdıkları “Savaş Üzerine”nin ters tarafından bir şerhidir.

Bu İngiliz’e göre “dünya savaşı” dahil, bir çok büyük savaşın amaçları Clausewitz’in fikirlerine dayalı olarak saptanmıştır. Bu sebeple John Keegan, O’nu “tarihî bir felâketin entelektüel babası” olarak gösterir. Yani Clausewitz’in etkisi özellikle “batı savaş tarihi” açısından oldukça derin ve köklüdür.

Bize gelince... İslâm siyaseti, “iç’e doğru olmak ve dış’a doğru oldurmak esasına dayanır.”(bkz: İdeolocya Örgüsü) Nasıl ki, Clausewitz “askerî ve politik yanı” birbirinden ayırmıyorsa, İslâm’ın cihat ruhu ile ana siyaseti de birbirinin tamamlayıcısıdır. Bugün müslümanların dünya üzerinde Hristiyan-Yahudi Batı sömürgeciliğine karşı yürüttüğü küresel savaş, İslâm’ın cihat anlayışı ve savaş hukuku temelinde tamamen meşru bir taarruzun çeşitli usül ve teknikteki görüntüleridir. Bu savaşın zâhiri plândaki milâdı ise 11 Eylül’dür. Yani Batı’nın küresel sömürgecilik dayatmasına verilen “küresel” cevabın tarihi...

11 Eylül’ün biz müslümanlar açısından İslâmî temelleri vardır ve onun ne muaazzam bir mânâ taşıdığını, hangi zuhurun gong sesi olduğunu inşaallah pek yakın zamanda istikbâlin gerçek İslâm tarihçisi yazacaktır. Kaldı ki, “bu eylemin İslâm’da yeri var mı” sorusu, mücadelenin içindeki hâlis müslümanları ilgilendirir. Batılılar’a ve batıcılara ne oluyor? Ve tabii müslümanlığı holdingleşme sanan, “hizmet” adına yoksul halkın emeğini sömüren, paralarını dolandıran, İslâm coğrafyasına bombalar yağdırılırken yıllardır Amerika’nın şefkatli(!) kollarında himaye görüp, mide gurultusundan seslerle “hüzünlü” gurbet” mânileri yazanlara ve onun benzeri diğer işbirlikçilere ne oluyor? Sanki biz bunlara 11 Eylül’ün İslâmî temellerini, müşterek kabul görmüş kaynaklardan göstersek, ispatlasak, hemen ikna olacak ve bu cihadın bir parçası olmaya yanaşacaklar?..

Clausewitz’in eserinden bahsedişimizin sebebi ise bu eserin, batının askerî siyasetinde genel kabul görmüşlüğüdür. Ayrıca bu eser mücerret savaş gerçeğine dair öyle kapsamlı bir çalışmadır ki, hangi coğrafya, inanç ve dünya görüşüne bağlı olursa olsun, fikrî bir aksiyon üzerinde bulunan herkese birşeyler söyleyecektir. Üstad ve Kumandan’ın da “SAVAŞ ÜZERİNE”den çeşitli vesilelerle bahsettiklerini biliyoruz. Bu vesileyle, 11 Eylül gibi, dünya savaş tarihinde başlı başına bir devrim olan hâdiseyi, bir de Clausewitz’in penceresinden seyretmekte fayda var.

Clausewitz’e göre savaş, “kendi irademizi düşmana kabul ettirmek için kuvvet kullanma” eylemidir. 11 Eylül de aynı çerçevede, “kim kimin iradesine tâbi olacak” sürtüşmesinin bir neticesidir. “Yeni Dünya Düzeni” dayatmasıyla dünyayı sahipsiz köy gibi gören ve elini kolunu sallaya sallaya her istediği eve girip, dilediğini yapabileceğini sanan yahudi güdümlü ABD imparatorluğunun, insanlığın hür iradesini hiçe sayarak kurmak istediği tahakküme, bütün ezilen halklar adına İslâm dünyasının verdiği karşılık şu: “Ben senin iradene tâbi olmuyorum. Canının istediğini yapamazsın! Artık bundan böyle bizim coğrafyamızı emniyet ve rahat içinde sömüremeyeceksin! Buna yeltenirsen bedelini en ağır biçimde ödeyeceksin! Sen bizim ülkemizi vurursan, biz de senin ülkeni vururuz!”

Clausewitz’in savaş tanımı noktasından baktığımızda hem 11 Eylül’ün, hem de onun zincirlemesi hâlinde devam eden “düşman ve işbirlikçilerini” kendi ininde vurma eylemlerinin anlamı bu minvaldedir.

Bizim coğrafyamız çocuk, kadın demeden yerle bir edilirken, onların topraklarına bir saldırı olduğunda, özellikle aramızdaki işbirlikçileri ve bazı iyi niyetli enayiler, hemen “filan yerler vurulmasa, fazla kan dökülmese” gibi saçmalıklarla, güya psikolojimizi bulandırmak istiyor ya... Savaşı iki kişinin karşılıklı düellosuna benzeten ve muharebeleri denge bozma hamlesi olarak gören Clausewitz, bu iyi niyet tellarına şu cevabı veriyor: “Ne kadar iyi izlenim bırakırsa bıraksın bu yanılgının ortadan kaldırılması zorunludur; çünkü, HARP GİBİ ÇOK TEHLİKELİ ŞEYLERDE İYİ NİYETLİLİKTEN DOĞAN YANILGILAR, YANILGININ EN KÖTÜSÜDÜR.” (Savaş Üzerine, Özne Yay, 1999, 1.Baskı, S: 21)

Çünkü:

“Savaş bir kuvvet kullanma eylemidir ve kuvvetin kullanılmasında hiçbir sınır yoktur; o hâlde taraflar birbirlerini daha fazla kuvvet kullanmaya iterler; böylece, mantıkî olarak aşırılığa kaçması zorunlu bir karşılıklı etki doğar.” (Sayfa: 22)

İslâm’ın savaş hukuku ve ölçülendirmeleri ayrı bir bahis, batı adamının meseleye yaklaşımı budur. Öyleyse batılı ve batıcıların “siviller ölüyor” diye ağlamaya hakkı yoktur. Clausewitz’in bu eserinin batının bütün harp akademillerinde baş ucu kitabı olduğu ve onların askerî siyasetine yön verdiğini biliyoruz. Zaten emperyalizm, atom bombası dahil “kuvvetin kulanılmasında hiçbir sınır tanımadığını” fiilen ispatlayarak, Clausewitz’in izinde olduğunu göstermiştir. Onlar Machiavelli’den beri böyledir. Öyleyse gerek 11 Eylül taarruzunda, gerek Londra eylemlerinde ve gerekse diğerlerinde batının savaş anlayışına ters bir şey yoktur. Kaldı ki 11 Eylül’ün hedeflerinden birisi Pentagon’dur ve düşman karargâhının kalbidir. “İkiz Kuleler” diye anılan Dünya Ticaret Merkezi binaları ise ABD’nin emperyalist siyasetinden bağımsız düşünülemeyeceği içn sivil hedef sayılmaz. Eğer Clausewitz yaşasaydı, 11 Eylül’de seçilen hedeflere, “mücerret askerlik dehâsı” bakımından hayran kalırdı.

Clausewitz, eserinde “ilk kesin sonuç ne kadar büyük olursa sonraki sonuçları o kadar çok etkileyecektir” diyor. 11 Eylül ve sonrasında zincirleme gelişen hâdiseleri bu açıdan değerlendirince niçin ümitvâr olmamaz gerektiğini bir kez daha anlıyoruz.

Yine “Savaş Üzerine” bir tesbit: “Baskın, büyük ölçüde başarılı olduğu zaman düşmanın cesaretini kırar, bunun sonucu olarak da kargaşa artar; dolayısıyla başarı büyür.” Yahudi güdümlü ABD İmparatorluğu, 11 Eylül sonrası niçin ipini koparmış deli dana gibi sağa sola saldırıyor; malûm...

Kimse müslümanlara savaş hukukundan bahsetmeye kalkmasın! Clausewitz’in eserine bakarsanız, strateji ve taktiğe dair yazdıklarını okursanız, 11 Eylül ve onu takip eden saldırıların “öz” itibariyle Batı’nın savaş felsefesine ters olmadığını göreceksiniz. O hâlde niçin ağlıyorlar? Kendi iradeleri savaşı bu noktada yürütmeye yetmeyeceğinden mi? Biz eminiz ki, Clausewitz gibi büyük bir askerî mütefekkir bugün yaşasaydı, 11 Eylül’den sonra “Savaş Üzerine” bir cilt daha yazar ve şimdiden bu savaşın gerçek galiplerini selâmlardı. Onun yerine ve onun cümleleriyle gerçek İslâm Savaşçıları’nı biz selâmlayalım:

“Zamansız cesaretlerin sıksık görüldüğü bir orduya ne mutlu! Bu zamansız cesaretler kuvvetli bir toprağın delili olan yabani otlar gibidir.”





Aylık Dergisi Sayı: 12
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
3/3/2009 -- Hüsnü Mahalli Roportaj
Kategori: Makale
Takdim...



BBC’nin bölge temsilcisi, Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı ve dünyaca tanınmış Suriyeli gazeteci Sayın Hüsnü Mahalli ile bir röportaj yapma isteğimizi kendisine ilettiğimizde, zaten iki yıl önce de bize söz verip, sıcak savaş şartlarından dolayı yerine getiremeye fırsat bulamadığı bu vaadini gerçekleştirme düşüncesiyle teklifimizi kabul etti. Ancak, kendisinin gerek Irak’taki seçimler ve gerekse BBC adına dış gezilere katılmak gibi yoğun işleri arasında güme gitme korkusunu yaşadığımız bu röportaj için iki hafta boyunca sürekli temaslarda bulunduk. Nihayet ısrarımız karşısında, bir iki projesini bizim için iptal ederek, röportajı için vermiş olduğu vaadini yerine getirdi. Ankara’daki El- Cezîre temsilciliğinde gerçekleştirdiğimiz bu röportaj ve sohbetimiz esnasında, bölgeyi belli bir tarih şuuru açısından değerlendiren şahsiyetli bir gazeteci ile muhabbet etmenin zevkini de ayrıca yaşadık. Köklü bir İmparatorluğun akabinde, o medeniyetin kalıntılarından bile olsa, siyâsî ve tarih şuurunu kapamamış ve ortalıkta gazeteci kimliğiyle caka satan tiplerin yavanlığını ve hiçliğini, bir tarih şuuruyla hadiseye yanaşan Hüsnü Mahalli gibi nadir bulunan şahsiyetlerle karşılaşınca daha iyi gördük.



Bu arada, El-Cezîre televizyon kanalının satılacağına dair çıkan haberlerin Amerika tarafından ortaya atılan, psikolojik savaş olduğunu da öğrenmiş olduk. Sayın Mahalli’nin, bu haberlerle ilgili olarak verdiği cevabı, Argo Türkçesiyle şöyle ifade edebiliriz: “Yemezler!”

Sözü daha fazla uzatmadan, Irak- Filistin ve Kerkük üzerine, bir kuşbakışı uçuşla sizleri de bu hayalî seyahate iştirak etme gayesiyle, aşağıdaki röportajı sunuyoruz.



Fazıl Duygun- Şener Özönder-


Fazıl Duygun: Merhaba Hüsnü Bey! Bölgede tanınmış ve kuvvetli tahliller yapan bir gazeteci olarak, sizinle, Irak-Filistin ve Bölgenin geneli ve savaşı üzerine bir mülakat yapacağız. Şimdi biliyorsunuz, Irak’ta bir savaş var ve savaşı nüfusun %30’unu oluşturan Sünnîler yürütüyor. Daha düne kadar Batı ve özellikle Amerika, İslâmcı tehdit olarak öne sürdüğü radikal, radikal derken Şiîleri göstermekteydi. Oysa görülüyor ki, asıl savaşan ve tehlikeli olan kesim Sünnîler ve İslâm Âlemînin büyük bir kesimi Sünnî. Buradan şunu çıkartabilir miyiz: Aslında Batı için gerçek tehlike Sünnîler olmakla beraber Amerika ve Batı’nın Şiîliği ön plâna çıkarması bir manüpilasyon olabilir mi?



Hüsnü Mahalli: Şöyle, hatırlarsanız 11 Eylül sonrası şöyle bir tartışma başladı Amerika’da, daha doğrusu Amerika’nın kendi içinde, profesörler, akademisyenler stratejistler, işte araştırma kurumları oturdular dediler ki; ya işte biz şimdiye kadar anti- Sovyetizm mücadelemizde Komünizme karşı hep bu Sünnîleri kullandık. Nitekim Tâliban, Kaide gibi örgütleri Suudî Arabistan finansmanıyla besledik, örgütledik ve kullandık. Şimdi bunlar bize ters düştüler ve bize karşı 11 Eylül’ü yaptılar. Dolayısıyla bizim bunları artık bir tarafa bırakıp yeni güçler aramamız gerekiyor. Bu güçler içinde Şiîler var diye düşündüler. Özellikle Irak gündemde olduğu için, Irak’ın nüfusunun da yüzde 60-65 civarında Şiî olmasından kaynaklanan özelliğinden dolayı Irak seçildi. Yâni, Irak’ı işte Saddam’dan dolayı ya da petrolden dolayı seçmedi Amerika. Irak, Amerikan plânı dahilinde Ortadoğu’yu şekillendirmek için en uygun bir ülke. Çünkü başka hiç Şiî ülke yok biliyorsunuz.. Daha doğrusu bu yoğunlukta yok. Bahreyn’de var, Kuveyt’te var, Suudî Arabistan’da var Şiîler ama, yoğunluk olarak Irak’ta çok fazla sayıdalar.

Fazıl Duygun: Savaş başlamadan önce çıktığınız programlarda ,“Irak, Ortadoğu için küçük bir modeldir” demiştiniz...



Hüsnü Mahalli: Tabi, çünkü, bütün etnik veya mezhebî gruplar Irak’ta var. Ortadoğu’daki bütün etnik gruplar, Türkler, Kürtler, Şiîler, Sünnîler, Asurîler, Yezîdîler, Keldanîler, hepsi var. Dolayısıyla, böyle düşününce tabi, Irak’ta işgalle birlikte yani Irak’ın işgaliyle Şiîlere bir yeşil ışık yaktılar. Dediler ki; “bakın, siz Irak’ın çoğunluğunu oluşturuyorsunuz, dolayısıyla sesinizi çıkartmassanız size torpil geçeceğiz. Siz, Irak’ın yöneticisi olacaksınız.” Hadi o da yetmez daha sonra bölgeyi de elegeçirebilirsiniz, yâni Bahreyn, Katar gibi Şiî nüfusun olduğu yerleri de size verebiliriz. Eee, tabi Amerikalılar bunu yaparken ne olur ne olmaz diye ellerinde yedekte bir silah tutuyorlar, bunu söylemek lazım. Eğer, Irak’taki Şiîler yapıları gereği Amerika’ya karşı mücadele de, ideolojik olarak mücadelede, örneğin şu ândaki Hizbullah’ın, Lübnan’daki mücadelesine paralel bir mücadele sürdürürlerse yarın , öbür gün, Amerika ile anlaşmalarından vazgeçerlerse, o zaman Amerikalılar da şu tartışmayı başlatacaklar diye düşünüyorum: “İran Şiîleri, Arab Şiîleri.” Yani, Necef mi Kum mu tartışması başlatacaklar ve bu sefer Şiîleri de birbirlerine kırdıracaklar. Yâni, önce Şiî-Sünnî meselesini kullanacaklar daha sonra da eğer o olmazsa , Şiîler kontrolden çıkarlarsa, o zaman da; siz mi bunu diyorsunuz ey İran Şiîleri, siz mi benim yolumu engelliyorsunuz, o zaman “Ey Arablar, bakın bu Acemler, kimler, nerden çıktı bunlar, neresi Şiî deyip, Şiîliğin merkezinin Kum değil Necef olduğunu söyleyip bu sefer, Arab- Acem savaşını kışkırtacaklar, diye düşünüyorum.



Fazıl Duygun: Peki, siz 8 Nisan 2003 tarihinde, Bağdat’ın Firdevs Meydanına İşgalci Amerikan tankları girdiğinde şöyle demiştiniz: “Arablar, 50 yıl daha başlarını kaldıramazlar.” Bu söyleminiz, Saddam Hüseyin ve Irak ordusuna büyük bir umut bağlayan, ancak tanklar Bağdad’a girince büyük bir hayal kırıklığına uğrayan milyonlarca insan gibi bir hayal kırıklığı neticesinde söylenmiş bir söz mü, yoksa rasyonel bir temele dayanarak söylenmiş bir söz mü? Eğer, rasyonel bir temele dayanarak söylediyseniz bunun sebebini bize açıklayabilir misiniz?



Hüsnü Mahalli: Hayır, yani ben, “Amerika böyle istiyor” demişimdir. Yani, Amerikalılar; “Arablar 50 yıl başını kaldırmasın diye Irak’ı işgal ediyorlar ya da işte bu halkı bu hâle getiriyorlar diye, demişimdir”. Ve her zaman, bütün Türkiye’deki köşe yazarları ve yorumcular; Iraklılar teslim olur ve Amerikan bayrağını çeker dediklerinde ben, hayır! Iraklılar direnecek demişimdir. Şimdi tabii, Amerikalılar, bütün Irak halkının, bütün Arabların hattâ bütün Müslümanların direnişini kırmak için, moralini kırmak için, ruhlarını teslim alabilmek için, dikkat edin işte Ebu Gureyb hapishanesindeki görüntüleri bize gösterdiler, bunu kasıtlı gösterdiler.



Fazıl Duygun: Buraya düşmeyin, düşerseniz bu hale getiririz, demek için.



Hüsnü Mahalli: Böyle olur veya bir şey yapamazsınız, yani sonunuz bu, ama bir şey yapamazsınız, çaresizsiniz. Dolayısıyla bana köle olun, teslim olun. Nitekim, o Felluce’deki cami olayı da aynıdır. Yani camiye girip, yaralıyı öldürmek aynı mantıkla gerçekleştirilmiştir.. Bakın ey Arablar, Ey Müslümanlar; ben caminize de girerim, pisletirim, öldürürüm de, yaralınızı da keserim, ama sizin gıkınız çıkmaz. Nitekim de çıkmıyor, dikkat ederseniz. Yani, benim söylemek istediğim olay o. Amerikalılar da bunu adım adım uyguluyorlar maalesef.



Fazıl Duygun: Peki, bu savaş kimilerinin iddia ettiği gibi basit bir petrol hakimiyet savaşı mı, yoksa gerek Bush ve gerekse Sharon’un defalarca ifade ettikleri gibi bütün bunların üstünde” Dinî bir hakimiyet savaşı mı?” Meselâ Amerika’nın “Gerçek Furkan “kitabını basması, Bush’un “Haçlı Seferi” söylemleri gibi manzara sizce neyi anlatıyor?



Hüsnü Mahalli: Eğer Petrol için diyorsak, yani petrol için diyenlerin şunu açıklamaları gerekiyor: Amerikalılar neredeyse Irak’ı 2 yıldır işgâl altında tutuyorlar ve hiç petrol alamadılar. İşte, petrol fiyatı yükseldi. Her ne kadar petrol fiyatlarının yükselmesi Amerikan petrol tekellerinin işine yarıyorsa da. Çünkü dünya petrol piyasası onların kontrolünde, bir de Amerika’da petrol var. Teksas petrolünün fiyatı yükseldikçe onlar zengin oluyor.



Fazıl Duygun: Ama Ekonomin geneline darbe vuruyor.





Hüsnü Mahalli: Avrupa’da oluyor. Tabii, Amerikan ekonomisinin geneline de darbe vuruyor. Ama geneline baktığımızda şu ana kadar neredeyse 180 milyar Dolar para harcamış Amerika, Irak’taki savaşta. Yani bu pek kârlı bir iş değil. Ki, Amerikalılar bu savaşa gerek duymadan da zaten petrolü de elde ediyorlardı. Zaten kontrol ediyorlardı. Yani, Suudî Arabistan, Katar, Kuveyt, Bahreyn gibi ülkelerin petrolü elindeydi. Hattâ Saddam döneminde, Saddam’ın petrolünün yüzde 80’nini yine Amerikalılar alıyordu. Saddam’ın petrolü, yani o kadar düşman olmalarına rağmen. Dolayısıyla petrol değil savaşın gerekçesi. Bana göre işin, stratejik ve ideolojik boyutları var. Yani, bugün Amerika’yı yönlendiren Yeni Muhafazakârlar dedikleri daha çok Yahudi lobilerinin egemen oldukları bir politik ideolojik, bir politik sistem var. Şimdi bu ideolojik-politik sistemin aslında özü de çok basit. Evanjelist dediğimiz insanlar, işte diyorlar ki, Hz. İsa Yahudi idi zaten, ancak işte kendi halkına ihanet etti, bu Hristiyanlığı getirdi, bir kavmi bozdu, onun için şimdi yeni bir Mesih gelecek. Zaman zaman Bush kendini yeni Mesih sanıyor, Yahudilerle Hrıstiyanların yeni sentezini oluşturacak ve tek düşman Müslümanlar yok edilecek ve dünyaya biz egemen olacağız, yani Yahudi-Hristiyan sentezi.
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
Fazıl Duygun: Yahudileşmiş Hristiyan emperyalizmi.



Hüsnü Mahalli: Yeni kavram dedikleri işte o var. Şimdi, tabi olayın bir bu boyutu var bir de ikinci boyutu var. “Büyük İsrail Devleti” dediğimiz olay aslında çok önemli. Ne yazık ki, bugün İsrail devleti tartışılırken, hani Nil’den Fırat’a kadar dediğimiz Arz-ı Mevud dedikleri olay. Fırat dendiği zaman, bazıları hep GAP anlıyor, yani, işte GAP bölgesi falan. Olay öyle değil. Olayın daha farklı boyutu var. Çünkü, Fırat, Erzincan- Erzurum, işte o taraflarda doğuyor ama Irak’ı tam ikiye bölerek Basra körfezinden denize dökülüyor. Bütün Irak’ın yarısını istiyor bu Arz-ı Mevud. Irak’ın niçin yarısını istiyorlar? Çünkü, Irak Yahudiler için çok önemli. Birincisi İbrahim A.S., Irak’ta doğmuş.



Fazıl Duygun: Tarihî ve Dinî bir misyon.





Hüsnü Mahalli: Dinî nedenden dolayı tabi. Ur kentinde doğmuştur İbrahim A.S. Ur kenti Bağdad’ın 180 km. güneyinde bir yer.



Fazıl Duygun: Aslında çölün ortasında bir yer. Ekonomik olarak bir değeri yok.





Hüsnü Mahalli: Farketmez, İbrahim A.S. orada doğmuştur. İbrahimoğulları’na göre biliyorsun çok önemli. Bizim bildiğimiz İbrahimoğulları’ndan daha farklı şeyler. İkincisi Yakûb A.S., yine İsrailoğullarının atasıdır biliyorsunuz, onlara göre söylüyorum tabii. O da, Babil’de doğmuştur. Orası, Ur ve Babil, yani, bu iki tarihsel kent Yahudiler için çok önemli. Dolayısıyla Yahudiler’in gözü orada. İkisi de Harran’a gelmiştir, Harran’dan gitmişlerdir, Filistin topraklarına. Onun için Yahudiler, bence bu savaşın en önemli şeylerinden birisi de Yahudi meselesidir. İdeolojik bir meseledir. Ha onun ötesinde elbette bölgeyi kontrol etmek için işte o Bush’un.





Fazıl Duygun: Tâli sebebler diyebilir miyiz?



Hüsnü Mahalli: Tâli değil de işte yani, bunların hepsi tek başına bir anlam taşımaz. Yani o zaman niye 1948 yılında İsrail devleti kuruldu ki? 1948’den bu yana bölgede 7-8 tane büyük savaş yaşanmış. Arablar, işte satın alınmış, Arab yöneticilerin çoğu işbirlikçi, Türkiye’de darbeler yapılmış, İran’da Şah işbaşına getirilmiş böylece hep bölgeyi kontrol etmişler maalesef. Böyle yani, emperyalizm dediğimiz, Siyonizm dediğimiz olay taa Abdulhamid’in düşürülmesine yönelik ilk adımlardan bu yana tarih böyle işte. Jöntürk hareketi, İttihat Terakkisi, Osmanlı’nın çökertilmesi, o sürecin başlatılıp bugüne kadar getirilmiş neticesidir.



Fazıl Duygun: Şimdi size özel bir soru soracağım. Kulağımıza şöyle bir haber geldi. Suriye’deki İhvan-ı Müslimin Hareketi’nin liderlerinin, muhtemel bir Amerika- Suriye savaşında, Amerikalılarla anlaştıkları şeklinde bir haber geldi. Bu sizce ne kadar doğru bir iddia?



Hüsnü Mahalli: Şimdi bakın, bu tür olaylarda her zaman, herkesin eli herkesin cebinde olur. Yani maalesef bölge bu kadar karışık bir bölge. Bu tür örgütler, yani İhvan olsun, başkası olsun aynı şekilde, İhvan biliyorsunuz dağıldı, birçok gruba ayrıldı, bir kısmı şu ânda Suriye’ye geri döndü, bir kısmı Almanya’da, bir kısmı Ürdün’de, bir kısmı Belçika’da yani karman çorman durumda. İhvan-ı Müslim’in bütün bir blok olarak Amerika’yla işbirliği yapıp Suriye’ye karşı savaşacaklarını ben hiç zannetmiyorum.



Fazıl Duygun: Birkaç kişinin anlaşması, tabana kabul ettirilemez yani.

Hüsnü Mahalli: Kabul ettirmek mümkün değil. Sonuçta İhvan’da olsun, Suriye toplumunun , yani her ne kadar o Hama meselesi varsa da, hafızalarda kaldığı zemin var ise de, şu ânda Suriye’de yeni bir lider var. Ve bu lider farklı bir politika izliyor, babasının yüzde yüz tersi bir politika. İhvan’la diyaloğu çok iyi, İhvan’lara af çıktı. Birçok lideri Şam’a döndü, Şam’da toplandılar geçen ay, önemli bir toplantılarını Şam’da yaptılar. Dolayısıyla, daha samimi bir diyalogun olduğunu, daha yumuşak bir zeminin olduğunu düşünüyorum. İhanet içinde olan bir-iki kişi her tarafta çıkabilir. Ama genel olarak, bir parti ya da grub olarak mümkün değil, Amerika’yla işbirliğine gitsinler.



Fazıl Duygun: Şimdi biliyorsunuz son zamanlara kadar İran ile Amerika arasında savaşa yönelik bir söz düellosu oldu, hattâ son anda Amerika, İran’a saldıracakmış gibi bir durum ortaya çıktı. Fakat, bu arada iki önemli gelişme oldu ve İran, Amerikan Savunma Bakanı ile Başkan Yardımcısının ortak olduğu ve Irak’ta aldığı ihalelerde bir çok yolsuzluğa bulaşmış Halliburton Şirketine Güney Fars petrol sahasında petrol arama ve çıkarma izni verdi. Yine büyük Amerikan şirketlerinden General Elektrik İran’dan ihale aldı. Buradan şunu çıkarabilir miyiz: Amerika İran’a gözdağı verirken hem onu denetimi altında almış oluyor fakat esas hedefi olan Suriye’ye saldırma işini de bu sayede perdelemiş oluyor. Yani, tabiri caizse sağ gösterirken soldan vurmuş olacak gibi bir durum. Böylece, hem Suriye’ye saldıracak ve hem de İran’ı tehdit yolu ile psikolojik olarak denetimi altında tutmuş olacak. Yani savaşmadan.



Hüsnü Mahalli: Ya bir kere, ben, Amerikalıların İran’ı vuracağına veya vurmak istediklerine inanmıyorum. Çünkü şu ânda Irak’ta başı yalnız Sünnîlerle belâda olan Amerika, böyle bir durumda İran’ı da vurarak Şiîleri de ayaklandırmak istemez. Bu mantıklı değil, yani şimdi düşünün Irak’taki Şiîler de ayaklandı Amerika’nın hâli fenâ olur. Dolayısıyla, bütün bunların bir propaganda ve medya işi olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, şu ânda nerdeyse Türkiye’yi kaybetmek durumunda olan Amerikalılar, bu gerginlikten dolayı zaten Arablar’ı, Suriye’yi kaybeden Amerikalılar, bunun üzerine bir de İran’ı kaybetmek istemez. Yani hem Türkleri, hem Acemleri ve hem de Arabları kaybetmek istemez, Amerikan politikasında böyle bir şey yoktur. Mümkün değil, bunun için dengeyi kurmak ister. Ha Suriye’yi vurur mu, bombalar mı, bombalamaz mı o tartışılabilir. Çünkü Suriye’yi bombalamakla bütün Arab Âlemini karşına alacaksın, yani İran’ı bombalamak daha kolay. Çünkü Acem. Ama zaten Irak’ı işgal etmişsin, Arab ülkesi bir de Suriye’yi bombalarsan yada işgal edersen tepki daha da artacak, nefret çoğalacak, her şey daha da karışacak. Ama şu asla gözardı edilemez, İsrail, hem Suriye’yi ve hem de İran’ı bombalayabilir. Yani İsrail bunu yapar, 1981 yılında Irak’taki nükleer tesisleri bombaladığı gibi bombalayabilir, yani İsrail bunu yapar. Bu bugünkü olasılık değil.



Fazıl Duygun: Biliyorsunuz, bir de şöyle bir şey var: “ hem Yahudiler ve hem de Hristiyanlar; Deccâl’i Mesîh, Mesîh’i de Deccâl olarak bilecekler.” Şimdi, Amerikan derin devletinin Yahudi muhalifi kanadının internette yayınladığı bazı makaleler var. İşte 2003 yılında veya daha önce, Rothcilds ailesinin önemli bir şahsiyeti İsrail’in Telaviv şehrinde Bush ve Blair temsilcileri ile bir toplantı yapıyor ve Mesîh’in onlara göre ise Deccâl’in - anti-Chritst’in- gelişini önlemek için neler yapılabilir gibi şeyler konuşuluyor. Biliyorsunuz, İslâm kaynaklarında Mesîh’in Şam şehrine ineceğine dair birçok hadis var ve onlar da bu hadisleri biliyorlar zaten. Şimdi Mesîh’in gelişini önlemek için, Amerika zaten gözü kararmış, gözü dönmüş bir şekilde ve her şeyi göze alarak Suriye’ye saldıramaz mı? Meselâ, geçen ay okuduğum Amerikan yerel ve muhalif gazetelerindeki haberlere göre, Amerika’da mecburî askerlik yasası çıkmış, yani herkes 45 yaşına kadar mecburî asker. İşte, Amerika böyle bir dinî misyonla ve gözükara bir şekilde saldırmayı düşünüyor olamaz mı?





Hüsnü Mahalli: Şimdi, saldırma değil ama işgâl etmek gibi bir plânı olamaz niye çünkü, zor.



Fazıl Duygun: Peki bombalayabilir mi?



Hüsnü Mahalli: Bombalar. Bunu yapacaklar yani, bunda bir sorun yok. Gönderirisin 10 tane uçak nükleer tesisleri ve önemli yerleri bombalarsın. Bu çılgınlığı, İsrail yapar, Sharon yapar, Washington’daki Yahudi lobileri de buna çanak tutar, göz yumar. Ancak Amerikalıların devlet politikası olarak İran’a saldırmak işlerine gelmez.



Fazıl Duygun: Peki son günlerde biliyorsunuz, Filistin ile İsrail arasında bir ateşkes anlaşması imzalandı. İki gün önce İndepent gazetesi yazarı Robert Fisk anlaşma maddeleri üzerine şöyle bir yorumda bulundu: “Sanki, F-16 ve F-18 savaş uçakları ile İsrailli subayları öldüren, Filistinliler, sanki tanklardan ateş açarak çocukları öldüren Filistinliler, sanki topraklarından ve evlerinden atılan Yahudilermiş gibi Filistinlileri suçlayan ve İsrail’i ve Sharon’u tamamen masum gösteren bir anlaşma metni imzalandı. Bu metinde İsrail’in işlediği vahşet politikalarının hiçbirinden sözedilmedi.” Sizce, bu şartlarda, Sabra ve Şatilla’nın kasabı Sharon ile imzalan bu anlaşma ne kadar yürür ve bu anlaşmaya ne kadar güvenilebilir?



Hüsnü Mahalli: İsrail asla barış yapmaz. İsrail 1948 yılında bu topraklarda kurulduğu günden itibaren her zaman aleyhinde yüzlerce karar çıkmıştır, Birleşmiş Milletler’ de. Yanlış hatırlamıyorsam 77 tane ve İsrail hiçbirini yerine getirmemiştir.

Bırakın bunları son 1991 ve 1993 Oslo Barış anlaşmaları ve Şarm el Şeyh ki, Şarm el Şeyh’de simdiye kadar 7 tane anlaşma imzalanmıştır 1996’dan bu yana. Washington’da, Camp David’de, Amerika’da 9 tane daha toplam 15 anlaşma imzalanmıştır ve İsrail hiç birini yerine getirmemiştir, hiçbir taahhüdünü yerine getirmemiştir ve getiremez. Çünkü, İsrail barış yaptığı zaman, İsrail biter. Neden, çok basit. Çünkü, İsrail’in ideolojisi Siyonizm ideolojisidir. Siyonizm ideolojisi ne diyor 4 cümleyle, dünya Yahudileri, İsrail’de Siyon dağının eteğinde buluşacak, toplanacak, kıyamet kopacak ve dünyayı biz yöneteceğiz. Bu kadar Yahudi getiriyorsun sen dışarıdan. Diyelim ki, İsrail bu anlaşma gereği Batı Şerîa ve Gazze’den çekilecek. Gazze ve Batı Şeria’da en düşük oranda 350 bin Yahudi yerleşimci yaşıyor. Bunları Rusya’dan getirdiler ve oraya yerleştirdiler. Peki bunlara ne diyecek İsrail? Hadi geri dönün Rusya’ya mı diyecek? Rusya’ya yada Amerika’ya veya Habeşistan’a? Yani, dolayısıyla bunu dediğiniz zaman İsrail’de iç savaş çıkar. O zaman dışarıdaki Yahudiler, bu Siyonist ideolojiye inanan Yahudiler; ne oluyor kardeşim, biz bunun için mi dünyaya kafa tuttuk, Filistinlileri her gün kesiyoruz, herkesle savaşıyoruz. Biz bu ideolojiye inandığımız için, Sovyetleri bıraktık, taa Amerika’yı bıraktık, Avusturya’yı bıraktık, dünyanın en güzel yerlerini bıraktık, geldik. Hem de Filistin gibi dünyanın en sıcak yerine geldik. Her gün insanlarla cedelleşiyoruz, bombalıyoruz, kesiyoruz, Sabra’da, Şatilla’da kasaplık yapıyoruz. Bunlar, “ne oldu bizim ideolojimiz” diyecekler, iç savaş çıkar İsrail’de, millet birbirini keser. Çünkü, İsrail’de siz insanları yan yana tutamazsınız. Yani Rusya’dan getirdiğiniz bir Yahudi ile, Habeşistan’dan getirdiğiniz bir Yahudiyi, İspanya’dan getirdiğiniz bir Yahudiyi nasıl birarada tutacaksınız. Mümkün değil bu. Türkiye’de bir Antepli ile bir Erzurumlu bir araya gelip kolay kolay anlaşamıyor. Bırakın yahu dilleri yok, İbranice diye bir şey yok, yani Yahudilik bir ırk değildir, bir dindir. Yani, sen Türküm dersin, Azerbaycan’daki Türküm der, Kazakistan’daki Türküm der, ama Yahudilik bir dindir, dolayısıyla Amerika’daki bir Yahudi ile Habeşistan’daki bir Yahudinin ortak paydası nedir ki. Irk anlamında söylerseniz. Bu kadar aptalca bir şey olur mu? Onların bir tek ortak paydası var, Filistin’e geleceğiz, Allah burayı bize verdi, onun için ne kadar Arab ve Müslüman varsa keseceğiz. Şimdi, kesme işi durduğu ân, belki çok kaba olacak ama kasabın mesleği kasaplık, ona diyemezsin ki git terzi ol! Bu, ona benziyor. Şimdi, Sharon kasap, dünyanın her tarafında adamlar kasap gibi, durmadan kesiyorlar, ve İsrail’e, Rusya’dan, dünyanın her tarafından gelen Yahudiler, İsrail’e girdikleri ândan itibaren eline silah veriliyor, git öldür diyorlar. 16 yaşından itibaren herkes asker. Bunlara sen ne diyeceksin ki, yok barış oldu, hadi kardeşçe yaşayalım. Müslümanlarla, Arablarla. O da diyecek ki, kardeşim manyak mısın, ben zaten Leningrad’dan, Bükreş’ten, Teksas’tan, Viyana’dan geldim, dünyanın her yerinde rahat rahat yaşıyordum, benim ne işim var burada. Dolayısıyla barış anlaşması durumunda İsrail’de sistem çöker. Onun için İsrail asla barış yapmaz. İstediği kadar anlaşmalar imzalasın, işte dediğim gibi, şimdiye kadar yüzlerce anlaşma imzalandı, yüzlerce şey çıktı, İsrail hiçbirini uygulamadı ve asla uygulamaz. Hele, Sabra ve Şatilla’nın kasabı Sharon asla bunu yapmaz. Zaten, dün Hahamlar toplandı, fetva çıkardılar , dedilerki, “ ayaklanın ey İsrail halkı bu Sharon’a karşı”. Bir de ordunun Başhahamı var, o da fetva çıkardı. Yani, hani diyorlar ya bazen, “İsrail laik devlet”, İsrail dünyanın en bağnaz devleti. İsrail din devletidir, İsrail Tevrat’la yönetilir, İsrail’de anayasa yok. Böyle ilkel bir ülke İsrail, Şimdi böyle bir ülkeyi Amerika bize, demokrasi olarak pazarlamaya çalışıyor, Arablara, Müslümanlara. İsrail demokrasisini(!), insan haklarına saygılı bir demokratik model olarak gösterip, siz de onun gibi olun diyor... Hani, o büyük Ortadoğu Projesi var ya, işte böyle bir şeyi rezilliği bize yutturmaya çalışacaklar ama, bazen yutturuyorlar maalesef. Onun propagandasını yapıyorlar...BARAN Dergisi...
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
3/3/2009 -- Hüsnü Mahalli Roportaj(devam)
Kategori: Röpörtaj
Fazıl Duygun: Şimdi, şöyle bir sahtekârlık var. Gönüldaşımız Dr. Hakkı Açıkalın’ın bir yazısında, Yahudiler, Sami ırkından gelenlerin sadece kendileri olduklarını ve Yahudilere karşı olanların anti-Semitik ( Sami Irkı muhalifi) olduklarını iddia ediyorlar. Oysa, sadece Yahudiler değil, Filistinliler dahil bütün Arablar, Keldanîler, Süryanîler vs. hepsi Sami ırkından gelme. Böyle bir durumda, İsrail ve Yahudi muhalifi bir Arab veya Filistinli nasıl olur da anti- Semitik (Sami ırkı muhalifi) olur, zaten kendisi de Sami ırkından gelme. Yahudiler, Sami ırkını tekellerine almış gidiyorlar ve dünyaya böyle yutturmaya çalışıyorlar. Buna ne diyeceksiniz?



Hüsnü Mahalli: Anti- Semitizm ırkla ilgili değil, onlar farklı yorumluyorlar, anti- Siyonizm olarak gösteriyorlar ve öyle pazarlıyorlar. Geçenlerde, 1 hafta önce, 2. Dünya Savaşının bitişinin 60. yıl dönümü kutlandı, biliyorsunuz. Acheweizle ilgili. 2. Dünya Savaşında 40 milyon insan öldürülmüş veya ölmüş, o arada da 1 milyon Yahudi ölmüş veya Hitler öldürmüş. Peki, niye o 40 milyonun yasını tutmuyorsun da, 1milyon Yahudi veya 2 milyon Yahudinin yasını tutuyorsun. Bu bir. İkincisi. Kaldı ki, o Yahudiler öldüler, ya da yakılan yada kesilen yada ne yaparsa yapsın, biz Müslümanlar değiliz ki. Hristiyan Hitler kesmiş Yahudileri. Niye benim başıma musallat ediyorsun ki, Filistin’de sen! Al götür Avusturya’da yerleştir. Madem özür diliyorsun onlardan, madem ki vicdan azabı duyuyorsunuz ey Hristiyanlar, götür o zaman kendin ne yaparsan yap!



Fazıl Duygun: Hattâ bazı Yahudi şirketleri de Hitler’e yardım etmiş.



Hüsnü Mahalli: O başka zaten, o hikaye toptan abartılı bir hikaye. Ee Çingeneleri de kesti Hitler, niye kimse ondan bahsetmiyor?



Fazıl Duygun: Komünistleri de kesti.



Hüsnü Mahalli: Komünistleri de kesti, Sosyal demokratları da kesti.. Ama propaganda tabii.



Fazıl Duygun: Filistinli Arab, Yahudiye karşı çıkınca anti- Semitik oluyor, zaten Filistinli Arabın kendisi Sami ırkından. Nasıl oluyor bu?



Hüsnü Mahalli: Kaldı ki onu bırakın, İsrail devleti kurulmadan önce ve sonra, Türkiye dahil olmak üzere hiçbir Arab ülkesinde, hiçbir Müslüman ülkesinde bir Yahudinin kılına bile dokunulmamış. Filistin’de devlet kurmalarına rağmen, Filistin halkını öldürmelerine rağmen, hiçbir Arab ülkesinde, hiçbir Müslüman ülkesinde bir Yahudinin kılına dokunulmamıştır. Biz böyleyiz ya, merhamet dolu insanlarız biz. Ama Hitler, kesiyor, biçiyor, Avrupalı kovuyor. Çünkü uyum sağlamıyorlar. Karışmıyorlar. Hitler’e suikast düzenleyince, Hitler kesti onları. Olay bu kadar basit yani, bunu herkes biliyor. Ama onlar farklı, efendim Hitler bizi kesti. Kardeşim kestiyse bir şey var yani, niye kesti?..



Fazıl Duygun: Şimdi bunlar 1492’de İspanya’dan kovulurken şöyle bir sebepten kovuluyorlar. Bir arkadaşımın tercümesini yaptığı bir kitapta, Yahudilerin, Hristiyan kurumları içine sızarak en yüksek mertebelere gelmek ve Hristiyanlığı içten fethetmek gibi bir politikaları sezilince, Kilise topyekun sürgün politikasına başvuruyor.



Hüsnü Mahalli: O olaylarda tonlarca detay var, detayına girmek istemiyorum. Olayın insanî boyutuna bakınca biz bundan acı duyarız, elbette yani insanları kesmek sakat bir iştir. Ama, yani sen de bu hadiseyi farklı yerlerde kullanma! Hitler’in sana yaptıklarını, sen kalkıp Filistin halkına yapıyorsun; Amerika, Irak halkına yapıyor; Rusya, Çeçenistan halkına yapıyor; İngilizler, Arjantin halkına yapıyor; Fransız, Cezayir halkına yapıyor. Ama ben kendimi savunmak için o tanka karşı bir taş attığım zaman, terörist oluyorum(!). Kendimi savunmaya çalışıyorum. Yoksa sen insan haklarına saygılı, insancıl olursan, Yahudilerle en iyi yaşayan bizleriz, Hristiyanlarla en iyi yaşama şeyi bizde var. Ama karşı tarafa bak, adam bizi düşman olarak görüyor, dinimi kabul etmiyor, hergün öldürüyor, hergün kesiyor, hergün biçiyor. Müsaade ette ben de kendimi savunayım. Uluslararası hukukta meşrû müdafaa diye bir şey var. Yani nefs-î müdafaa denen bir olay var, ben kendimi savunacağım!



Fazıl Duygun: Irak savaşına ve Kerkük meselesine gelelim. 2 gün önce Kerkük’le ilgili bir yazı yazdınız. Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin açısından bakınca, nasıl bir politika takib edilmeli sizce?



Hüsnü Mahalli: Geçmişi karıştırıp bir yere varamıyorsunuz. Geçmişte 1991 yılında Çekiç Güç’ü getirip, burada 36. paralelin kuzeyine yerleşen Amerikalılar, gelin, “Kürtleri siz koruyun” dediği ândan itibaren inisiyatif elinizden gitmiştir. Şimdi, o zaman rahmetli Özal hangi kafayla ve neyle, niçin yaptı onu bilemiyorum, öbür dünyada artık hesabını Allah’a verecek. Ancak Türkiye’nin tabii ki bir devlet politikası olması gerekiyor. Yani sen PKK’dan dolayı Barzânî’ye yardım ettin, Barzânî’yi, Talâbânî’ye karşı, Talâbânî’yi de Barzânî’ye karşı kullandın, sınırı açtın, Habur’dan milyoner oldu Barzânî. Bütün bu 10 yıl içerisinde yani, 91-2002 yılları arasında bunlar devletlerini kurdular. Tırnak içinde , yani devletin bütün kurumlarını kurdular, zenginleştiler, herşeyleri oldu. Bu saatten sonra çıkıp ta, kırmızı çizgi koyup ta ; efendim devlet olmalarına izin vermem diyorsun. Yahu kardeşim zaten bu hale gelmelerine sen yardım etmişsin!



Fazıl Duygun: Kürt Devletini sen kurdurmuşsun!



Hüsnü Mahalli: Sen kurdurmuşsun yani. Şimdi, bütün mesele şu, gerçekçi olacaksın. Kürtler din kardeşimizdir, insanlar bu coğrafyanın insanları, uzaydan gelmedi. Yani, Kürtler 5 kişi değil, 10 kişi değil. Bölgede 30 milyon insan yaşıyor ve Selâhaddîn Eyyûbî’den bu yana Kürtler var. Elbette, gönül isterdi ki, kardeşçe hep beraber, Arabı, Türkü, Kürdü, din faktörü içinde, insanî ilişkiler içinde beraber yaşasınlar. Kimse kimsenin kölesi olmasın, kimse Amerikan uşağı olmasın, kimse Amerika’nın oyununa gelmesin, İsrail işbirlikçisi olmasın, Rusya’nın ajanı olmasın. Ama olmuyor, tarih maalesef farklı şeyler önümüze koyuyor. Benim söylemek istediğim şu: Yeter, farklı şeyleri geçmişte bırakalım, yeni koşullar var, sen istediğin kadar; Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti olmasın ya da Kerkük Kürtlerin olmasın, efendim Kuzey Irak’ta federal devlet olmasın de! Kardeşim sen buna yetkili değilsin, bir kere Irak bağımsız bir ülke, başka bir ülke, şimdi birisi çıksa dese ki; sen İstanbul’u bilmem ne yapamazsın dese.
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
Fazıl Duygun: Ben bağımsız bir ülkeyim dersin.



Hüsnü Mahalli: Irak’ta bunu önlemen mümkün değil!



Fazıl Duygun: Zaten işlerin bu hâle gelmesine de sen yardımcı olmuşsun!



Hüsnü Mahalli: Tabii, sen yardım edip bu hâle getirmişsin. Oraları geçelim, şimdi artık bugünü konuşuyoruz. Sen müdahale edemezsin yani, Kerkük şöyle olmasın, federal devlet olmasın, Irak sistemi federal sistem olmasın, Irak Cumhurbaşkanı Kürt olmasın! Senin böyle bir yetkin yok. Uluslararası hukukta da yetkin yok, insanlık olarak ta yetkin yok! Kürtler Irak halkının bir parçası. Eğer Irak halkı kendi aralarında anlaşıyorlarsa Kürtleri Cumhurbaşkanı yapabilir kardeşim. Kerkük için sırf Kürtlerin değil, Türkmenlerin ve Arabların da katıldığı bir referandum yapılır, ne çıkarsa o olur. Yani biz burada müdahale edecek, yani biz derken, Türkiye, İran, Suriye ve bölge ülkelerinin Amerika’ya fırsat vermeden, İsrail’e fırsat vermeden, oturup yeni mantalite ve yeni adımlarla, neler yapabiliriz, nasıl birlikte yaşayabiliriz, kimse kimseye düşman olmasın, kardeşçe, insanca din zemini üzerinde dost yaşayalım, yeter artık yani, hergün kırıyoruz birbirimizi. Dost yaşamak için oturalım, düşünelim kardeşim. Kürtlerden Cumhurbaşkanı olacakmış, olsun kardeşim.



Fazıl Duygun: Burada şunu vurgulamak gerekiyor. Barzânî ve Tâlâbânî gibi Amerikan emperyalizminin uşakları yerine meselâ Şeyh Osman gibi anti- emperyalist birisi, bir Kürd kabul görür.



Hüsnü Mahalli: Ben de zaten bunu söylemek istiyorum. Kürtler de bu zeminde bulunuyorsa benim dostumdur. Şimdi, Tâlâbânî eğer cumhurbaşkanı olacaksa bu beni rahatsız eder. Cumhurbaşkanı olup ta, Irak halkına, hepsine; Türküne, Kürdüne, Arabına, Asûrîsine, hepsine hizmet edecekse; Türkiye ile dost geçinecekse, Suriye ile dost geçinecekse,



Fazıl Duygun: Emperyalizmin kölesi olmayacaksa!



Hüsnü Mahalli: Tam tersine. Yeter çünkü 100 yıldır bu politika. Ben hep söylerim keşke, Sevr olsaydı ve Kürdistan devleti kurulsaydı o zaman. Çünkü, şimdi emperyalizmin eline bir şey geçmeyecekti, koz geçmeyecekti. Bakın biz 100 yıldır Kürt meselesini konuşuyoruz. Yüz yıldır.



Fazıl Duygun: Aslında kurduracaklardı.



Hüsnü Mahalli: Tabii o günkü koşullar farklı, şimdiki mantıkla bakarsan farklı. Ama keşke o zaman kurulsaydı, şimdiki kadar zarar vermezdi. Ne olacaktı, Kürt devleti kurulacaktı, kardeşçe hep beraber yaşayacaktık. 50-60-70 yıldır Kürt meselesi ile uğraşıp duruyoruz. Suriyeliler, Arablar, Acemler hepimiz Kürtlerle kavga edip duruyoruz.



Fazıl Duygun: Şimdi biliyorsunuz, Kerkük Misâk-ı Millî’nin sınırları dahilinde.



Hüsnü Mahalli: Kardeşim, Misâk-ı Millî’nin sınırları 1920’de çizildi, 1925 ‘de Lozan’da bitti.



Fazıl Duygun: Bitirdiler yani meseleyi. Musul biliyorsunuz, Sultan II. Abdulhamid’in özel mülkiyetinde bulunmaktaydı.



Hüsnü Mahalli: Musul’u 1925 yılında verdiler. Özel mülkiyet ayrı bir mesele, oralara kadar gidersek işin içinden çıkamayız. Geçmişteki politikaların tümü yanlıştı. Sadece Türkiye’nin değil, bölgenin çoğu politikası, Suriye’ninki de yanlıştı, Mısır’ın ki de. Şimdi Türkiye 1950’lerden sonra Amerika, NATO işte bir sürü üsler, müsler, Nato’ya girmişsin bir sürü şey olmuş.



Fazıl Duygun: Meseleye bir de Arablar açısından bakınca.



Hüsnü Mahalli: Onu söylüyorum işte. Arablar için de geçerli. Acemlerde Şah çıktı 30 yıl Amerika’nın uşaklığını yaptı. Yani, bunu nasıl gözardı edebilirsin ki?



Fazıl Duygun: Eymen Zevâhîrî’nin bir beyanatı var. Diyor ki; “Bağdad şimdi düşmedi, 1925’te Şerif Hüseyin ve Adamlarının İngilizlerden destek alarak Osmanlı’ya başkaldırdıkları gün düştü.”



Hüsnü Mahalli: Doğru… Ben de onu söylüyorum, bundan ders alalım yeter!



Fazıl Duygun: Peki Irak’taki savaşın Suudi Arabistan ve Kuveyt’teki yansımasını nasıl görüyorsunuz? Son zamanlarda Kuveyt’te şiddetli çatışmalar yaşanıyor.



Hüsnü Mahalli: Bence, bu böyle durmayacak yani, Kuveyt karışacak, Kuveyt’ten sonra Bahreyn karışabilir, Suudi Arabistan karışabilir, Demin söyledik ya, Şiîlik- Sünnîlik, Amerika’nın plânı. Maalesef onu uygulayabilir.



Fazıl Duygun: Şunu belirtmeliyim ki, takib ettiğim kadarıyla Amerika o kadar başarılı değil, kesinlikle istediği neticeyi elde edemiyor.



Hüsnü Mahalli: Emperyalizm plân yapar, uygulamaya da çalışır, ancak toplumsal dinamikler denen bir hakikat var. Çünkü malzeme insan. Malzeme insan olduğu zaman her zaman fire verir. Plân birebir uygulanamaz, çünkü malzeme insan ve insanı kimse kontrol edemez. Siyasal bilimlerde şöyle bir kural var: “Toplumsal dinamikler asla önceden hesaplanmaz, çünkü matematiksel değildir, yani üçgenin şurası şöyle olursa bu böyle olur diyemiyorsunuz.” Çünkü halklar farklı. Bir de bir yerde bir şey çıkıyor, patlak veriyor, başka yere gidiyorsunuz. Bugün işe, provokasyon giriyor, devletler giriyor, ajanlar giriyor, başka şeyler giriyor, bilmem neler giriyor. Birden bire bir bakıyorsunuz tam siz halkı arkanıza almışsınız bu tarafa gidiyorsunuz, birisi arkadan bir bomba atar, gel hadi şu tarafa gidelim der, herkes o tarafa gider. Bir manşet bile herşeyi harekete geçiriyor. Amerika’nın herşeyi istediği gibi yapabileceği güce sahib olduğunu biliyoruz ama, bu her zaman mutlak değildir. Artık unutmamak gerekir ki, Amerika’nın sistem olarak zaten kendisi zor durumdadır. Yani bugün Amerika’nın toplumsal yapısı ilkel bir toplum yapısıdır. Amerika’da bugün cinsel ilişki yaşı 12 yaşa kadar inmiştir.



Fazıl Duygun: Daha da düştü aslında.



Hüsnü Mahalli: İlkokuldaki kızlar artık bu hâldeler. Şimdi bu toplumun bir şeyler yapabileceğine inanıyorsak aptal olmamız gerekir. Ha, teknolojiyi kullanıyor, tamam! Ona bir şey demiyoruz, ama her zaman teknoloji bir şey ifade etmez. Piramitleri yapan Firavunlar bugün yoklar artık. Yani, bugünkü o teknoloji piramitleri yapamaz. Ama o zaman yapmışlar. Tarih böyledir. Biz insanoğlunun ömrü kısa olduğu için yani, 50-60 -70yıl. Diyoruz ki, ha Irak’ı işgal ettiler, hadi çabuk yenilsinler, biz de görelim! Öyle değil. Devletlerin, Ulusların tarihi, bakın Osmanlı 622 yıl hüküm sürmüş, Bizans var, Arablar Endülüs’e gitmiş. Tarih böyle yani, gelecek,olacak, oturacak, doruğa çıkacak, başkası gelecek. Kural bu. Zulüm ilelebet asla hakim kalamaz! Ne devlet, ne birey, ne aile ne de başka bir şey ilelebet sürmez. Doğar, büyür ve ölür.



Fazıl Duygun: Savaş başlamadan önce Irak büyükelçiliği ile görüşmemizde edindiğimiz intibâ ve aynı paralelde dergimiz Yeni Nizam’da başyazarımız Osman A. Halid’in tesbitleri vardı. Savaştan önce herkes şöyle bir şey bekliyordu. Saddam Hüseyin üç-beş yüzbin kişi ile Amerika’ya karşı klasik savaşla karşılık verecekti, savaşla ilgili olarak insanların kafasındaki düşünce buydu; yani tipik 1. ve 2. Dünya savaşlarının versiyonu. Savaşın 21. günü ki- oldukça kısa bir zaman dilimi- Bağdad’ın Firdevs meydanına Amerikan tanklarının girmesiyle, herkes bir şoka uğradı ve savaşın bittiğini sandı. Oysa biz savaştan bir yıl önce yayınlanmış yazılarımız da bile, Amerika Bağdad’a girebilir ve asıl savaş o zaman başlar diye yazmıştık. Saddam Hüseyin’in Irak ordusunu gerilla savaşına hazırladığını yazmıştık. Zaten Büyükelçilikte yaptığımız görüşmelerde bu intibâyı fazlasıyla edinmiştik. Şimdi Kukla Irak İçişleri Bakanının bir beyanatı var. Kukla bakan diyor ki; Irak’taki direnişçi sayısı: 200 bin kişiden oluşuyor. Ayrıca Rus istihbarat grubu Ramzaj’ın hazırladığı “Günü gününe Irak Savaşı” isimli bir rapor var, 60-70 sayfalık. Saddam Hüseyin’in aslında 1990-91 ‘den itibaren anti-emperyalist ve uzak görüşlü bir lider olduğu anlaşılmış olmaz mı, geçmişteki hatalarına rağmen. Yani anti- emperyalist bir lider ki, 15 yıl öncesinden esas büyük savaşa hazırlanıyor. Tabii, bu arada, Şiîlerin ve Kürtlerin insan hakları ihlalleri ile ilgili şikayetleri var Saddam Hüseyin hakkında. Burada özellikle üzerinde durulan Halepçe katliamı. Oysa, son zamanlarda Halepçe’deki katliamı Saddam’ın değil de İran’nın yaptığı söyleniyor.



Hüsnü Mahalli: Veya Amerikalılarla İsrail yapmış olabilir. Kimyasal silah kimde var. Amerika’da var.



Fazıl Duygun: Evet evet! Amerika’nın da bu katliamı düzenlediği söyleniyor. Meselâ Hollanda’daki bir mahkeme Saddam Hüseyin aleyhine açılmış Halepçe katliamı ile ilgili bir davada Saddam Hüseyin’e beraat kararı verdi. Saddam’ın anti-emperyalist bir kişilik kazandığı son 15 yılı gözönüne alacak olursak, bayrağa Allah-u Ekber yazdırması, kendi kanı ile Kur’ân-ı Kerîm yazdırması, ve savaş boyunca halkın içine katılarak camilere namaza gitmesi, onun uzak görüşlülüğünü ve dolayısıyla bir dünya lideri olduğunu göstermez mi?



Hüsnü Mahalli: Hayır, şimdi bakın, Saddam’ın bir kere halkına karşı büyük bir kötülük yaptığı ortada. Saddam’ın diktatör olduğu ve halkının bütün kesimlerine, Şiîlere, Kürtlere, Sünnîlere, farketmiyor hepsine baskı yaptığı bir gerçek. Dolayısıyla Saddam’ın gerçekten diktatör olduğunu ortaya koymakta fayda var. Saddam bölgeye de çok büyük bir kötülük yaptı.



Fazıl Duygun: Ama hangi dönem için. Bu dönemsel bir mesele.



Hüsnü Mahalli: Dönemsel de olsa. Bakın şimdi siz bir lider olarak yaptığınız işleri negatif ve pozitif olarak yanyana koyarsınız, ona göre hangisi sizin için daha fazla ise kararınızı ona göre veririsiniz.



Fazıl Duygun: Baas partisi biliyorsunuz, Batılı zihniyetle kurulmuş bir partiydi. Fakat, zamanla bu Batıcı- Ulusalcı çizgiden, özellikle de 1. Körfez savaşından itibaren İslâmcılaşmaya, İslâmcılaşırken de halka bütünleşmeye başlamıştır. Bu süreç içerisinde bu iki dönemi birbirinden ayırmamız veya ayrı değerlendirmemiz gerekmiyor mu?



Hüsnü Mahalli: Şimdi Saddam 30 yıl iktidarda kaldı. Şimdi artık oturup ta Saddam’ı 30 yıl içinde ne yaptın diye sorgulayacak hâlimiz yok, adam zaten mahpusta tutuklu, mahkemeye çıkar mı çıkmaz mı onu bilemiyoruz. Ancak şu bir gerçek, dediğim gibi, Saddam büyük hatalar işledi. Halkına karşı büyük hatalar işledi. Kim ne derse desin, Saddam’ın İran’a karşı savaşı büyük bir hata idi. Yanî, yeni bir devrim olmuş, İslâm adına bir devrim olmuş- Şiî, mii tartışılabilir veya Acem macem o da tartışılabilir, devrimin ne kadar tehlikeli olup olmadığı da tartışılabilir- ideolojik olarak Saddam haksız yani. Ancak en azından Saddam’ın İran devrimine karşı 7-8 senelik savaşında, hem kendini, hem İran’ı ve hem de bütün bölgeyi allak bullak ettiği bir gerçek. Hadi bunu da tartışabiliriz. Peki ondan sonra niye sen çıkıp gidiyorsun da Kuveyt’i işgâl ediyorsun? Yani büyük hata o! Saddam için söylüyorum, hadi İran’ı anlatabilirsin bana, yani ikna edebilirsin beni, fakat, Kuveyt’i işgali müthiş bir tezgâhtı. Yani o müthiş bir hatalı davranıştı. Çünkü Kuveyt işgali yalnız Irak’la ilgili bir mesele değil, bütün bölgeyi allak bullak etti. Biz, bugün eğer Irak’ı tartışıyorsak işte bu Kuveyt meselesinden dolayı tartışıyoruz, Kuveyt işgali ve sonrasından dolayı tartışıyoruz. Bu da affedilir bir şey değil. Ha, daha sonra 80’li yıllarda şunu yaptı, bunu yaptı, toplumu yeniden şekillendirdi, onlar tartışılabilir, bunlar çok detaylı şeyler. Ama şu bir gerçek, kim ne derse desin Saddam’ın halkına karşı yaptığı bütün hatalarına rağmen, Irak halkı kendi toprağına, kendi dinine, kendi ülkesine- bütün katmanları- hadi Kürtler dahi, bakmayın liderlerine- herkes Irak’a sahip çıkacaktır. Amerikalılar er yada geç orada yenilecektir. Yani, bugün Sünnîler direniyor, öbürsü gün Şiîler direniyor, öbürsü gün Kürtler direniyor, onlar taktiksel hesablardır, Amerika, asla orada başarılı olamayacaktır. Bunda hiç şüphem yok. Asla! Biz insanoğlu, ha çabuk olsun, hemen olsun istiyoruz, ama öyle çabuk olmuyor. Hep beraber yaşayacağız, ders alacağız, bu derslerden yola çıkacağız, farklı şeyler yapacağız, sonunda göndereceğiz, kimse merak etmesin!.



Fazıl Duygun: Bu güzel röportaj için dergimiz adına teşekkür ederim.



Hüsnü Mahalli: Ben de teşekkür ederim. Kolay gelsin.





Aylık Dergisi Sayı: 6
 

kimkimdir

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
9 Şub 2009
Mesajlar
6,610
Tepki puanı
2
Puanları
0
Yaş
53
3/2009 -- Çakal Carlos "Salih Mirzabeyoğlu serbest bırakılmalıdır"

Kategori: Baran Dergisi
wol_error.gif
Resmi orjinal boyutlarında 780x232 görüntülemek için tıklayınız. 144 KB.
kumandanmirzabeyolu.jpg
 

Bu konuyu görüntüleyen kişiler

Üst Alt