Neler Yeni

Hoşgeldiniz İslami Forum Sayfası

Tüm özelliklerimize erişmek için şimdi bize katılın. Kaydolduktan ve oturum açtıktan sonra, konular oluşturabilir, mevcut konulara yanıtlar gönderebilir, diğer üyelerinize itibar kazandırabilir, kendi özel mesajınızı edinebilir ve çok daha fazlasını yapabilirsiniz. Ayrıca hızlı ve tamamen ücretsizdir, peki ne bekliyorsunuz?
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Posta Kutuma Gelenler ! (1 Kullanıcı)

GEVHER

Yönetici
Katılım
9 Eyl 2008
Mesajlar
3,234
Tepki puanı
462
Puanları
83
73. Tövbe ettiğimiz günahı terk edinceye kadar tövbe!


****

Tövbe konusunda Efendimiz'in (sas) şu mübarek beyanını hatırlamak gerekir:

"Herkes hata işler. Hata işleyenlerin en hayırlıları da tövbe edenlerdir!"

Bu hadis-i şerife dikkat edilecek olursa, hata işlemenin insanın cibilliyetinde var olduğu görülür. Yani insanın tabiatında her zaman onu günaha çekecek bir kısım duygu ve hisler vardır. Aslında bunlar, iyiliklere de esas teşkil etsin diye insanın benliğine yerleştirilmiş çekirdekler mahiyetinde istidatlardır. Aktif (uygulanan) bir Kur'an ahlakıyla bunların hepsinin yüzü hayra ve istikamete çevrilebilir!.

Mesela, insana öfke verilmiştir. İnsan bununla bazen gazilik ve şehitlik elde edebileceği gibi, aynı duyguyla Allah için öfkelenip Allah için nefret ederek sevap da kazanabilir. Şehevi hisler ve diğer bedene ait arzu ve istekler de böyledir. İnsan onları disiplin altına alıp ruhunu kanatlandırabildiği takdirde, velilerle omuz omuza yan yana yaşayabilir.

Aksine, disiplin altına alınmayan behimi arzuların, insanı baş aşağı getirmesi de sıkça görülen felaketlerden biridir. Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, potansiyel hata, insanın ikiz kardeşi gibidir. Bu itibarla, insan, azminin ve iradesinin hakkını vererek bu negatif duygudan hem kurtulmasını bilmeli hem de kendisine verilen o duyguları mutlaka faydalı hale getirmelidir.

Diğer taraftan insan hayatında ömrü en az, en kısa olması gereken bir şey varsa, o da hata ve günahlar olmalıdır!

Şu da katiyen unutulmamalıdır ki insan işlediği bir hatayı hemen tövbe ile silmezse, bu ikinci bir hata ve günaha davetiye çıkarmak gibi olur ki, bu tövbe etmeme durumu zamanla insanın kalbi ve ruhi hayatını köreltip mahvedebilir!.

Buradaki çok önemli bir konu da şudur: Tövbesiz bir insan, kalbine gönlüne gelecek olan İlahi ilhamlara karşı kapanır. Allah adına duyması gereken heyecanı duyamaz olur ve herhangi bir cisim gibi sürekli bir düşüş yaşar ama, asla bunun farkına varamaz; latifeler ölür; "sır", sırra kadem basar, "hafi" gizlenir, "ahfa" adeta yok olur; ama o bunlardan haberdar değildir!. Onun için insan günaha bulaşır bulaşmaz hiç vakit kaybetmeden hemen Rabb'ine teveccüh etmeli ve O'ndan işlediği günahın affını dilemelidir.

Düşünülmesi gereken bir diğer önemli husus da şudur: İnsan bir taraftan tövbe ediyor, diğer yandan da kendi iradesinin zaafı ile tövbe ettiği günah ona yine musallat oluyor, o da yine aynı günaha giriyorsa, böylelerinin istikamete ulaşmaları ve sonra da istikametlerini korumaları oldukça zordur!..

Bununla beraber böyle bir insan, işlediği günahtan tövbe ederken hakikaten samimi ve tövbesini vicdanından gelen sese uyarak yapmış da olabilir. İhtimal, işlediği günahtan onun da içine bir tiksinti düşmüştür ve dolayısıyla tövbesini çok samimi olarak yapmıştır. Ancak bu gibilerde, çok defa tiksinti halini geçip, yerini arzu ve isteklere bırakması da söz konusudur ki, bu tür iradezedeler her zaman sürçebilirler. Bu ikinci durum, onun daha önceki tazarru ve duasında samimi olmadığı neticesini de doğurmaz, dolayısıyla tövbe etmesine mani hiçbir sebep yoktur.

Evet, insan ne kadar günah işlerse işlesin ve tövbesi hangi sayıya varırsa varsın mutlaka yine tövbe etmelidir.

Bu günün geçmişten çok farklı sokak şartları da bu tövbeyi her an zaruri kılmaktadır!.."

Evet, pes etmek yoktur! tövbe ettiği günahı terk edinceye kadar tövbe!..

( Ahmet Şahin - Zaman Gazetesi )
 

GEVHER

Yönetici
Katılım
9 Eyl 2008
Mesajlar
3,234
Tepki puanı
462
Puanları
83
74. Üç şifreli cennet anahtarı!




Abdullah İbni Selâm radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Birbirinize selâm veriniz, yemek yediriniz, insanlar uyurken geceleyin namaz kılınız. Böyle yaparsanız selâmetle cennete girersiniz.”
Tirmizî, Et`ime 45, Kıyamet 42. Ayrıca bk. İbni Mâce, İkamet 174, Et`ime 1



Birbirinden farklı üç eylem…
Ve tek cümlede zikredilmiş…

Bu üç eylemin yapılma sebebi ve hikmetlerine değinilmemiş…
Bu üç eylemi hangi vasıflı insanın yapacağı bilgisi de verilmemiş…
Selam vermek, yemek yedirmek ve gece namazı kılmak… Birbirleriyle bağlantısı olmayan üç eylem…
Anlaşılıyor ki bu söz vahiy merkezli… Kendisine nasıl bildirilmişse öylece söylemiş…

Peki, bu üç salih amel işlendiğinde nasıl bir mesaj Allah’a ulaşıyor ki selametle cennete girme vaadi verilmiş…
Şimdi tek tek zikredilen amellere bakıyoruz;

‘Birbirinize selam veriniz…’

Selam verdiğimiz zaman ne olur? Ona bir bakalım;

1- Muhatabımızla diyaloga geçmiş oluruz.

2- Muhatabımız hakkında kötü düşünceler beslemediğimizi kendisine ispat etmiş oluruz.

3- Diyaloga geçtiğimizde islama davet etme yolumuz açılmış olur.

4- Selam verdiğimizde alacağımız selamın karşılığı bize ipucu verir; dost ya da düşman olduğunu ya da bizden rahatsız olup olmadığını anlamış oluruz.

5- Selam verdiğimizde pozitif enerji yüklenmiş ve yüklemiş oluruz.

6- Muhatabımıza değer verdiğimizi ispat etmiş oluruz.

7- Her selam karşılığında sevap almış oluruz.
Ve daha nice fayda…


Şimdi de zikredilen 2.amele bir bakalım;

‘ Yemek yediriniz…’

Kurulan dostluğun bir sonraki aşaması…
Selam verdin, tanıştın ve yemeğine ortak ettin…
Artık o senin bir numaralı yakınındır… Bu yakınlık kesinlikle davetin önünü açacaktır…

Yemek yedirmekle sanırım şu mesajlar verilir muhatabımıza;

1- Ben sana değer veriyorum.

2- Benim için sen önemlisin.

3- Sana güveniyorum.

4- Seni kendime yakın hissediyorum.

5- Aramızda varsa kalın duvarlar bir bir yıkılmalı.


Şimdi de zikredilen 3. salih amele bir bakalım;

‘insanlar uyurken geceleyin namaz kılınız…’

Yani insanlar hayır güzergâhında mola verirken siz yolunuza devam edin…
Yani sizler yarış halindesiniz… Yani sizin kılacağınız bir rekât namaz bile onları kesinkes geçecektir; çünkü onlar uyuyorlar…

Aman Allah’ım!
Bir selamla başladık, arkasından yemek, hemen arkasından gece namazı… Her daim ibadet hali…

Gece kılınacak namazın ecrini hatırlatmaya gerek yok sanırım…

Selametle cennete girilecek formül şu anda hem bana hem de siz okuyuculara verildi…
Hemen şimdi size selam vererek yola çıkıyorum;

‘Esselamun aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu…’


( Feyzullah Birışık )
 

mir_erhan

Moderator
Katılım
13 Ara 2008
Mesajlar
6,069
Tepki puanı
205
Puanları
63
Yaş
41
Selamün Aleyküm...
Allah c.c. razı olsun...
Feyiz alarak yüreklerimizi bereketlendiren yazılar...
okumakta geç kalmışsakta uygulamanın zamanıgeçmemiştir inşallah...
Devamını beklemekteyiz inşallah..

Selam ve dua ile
 

GEVHER

Yönetici
Katılım
9 Eyl 2008
Mesajlar
3,234
Tepki puanı
462
Puanları
83
75. KURBAN, İNSANLIK TARİHİYLE BAŞLAR


Kurban Bayramı yaklaşınca hayvanseverler ve et yemezler (!) kurban yapmanın şiddetle ilgili yönünü öne çıkarıp her yıl bunu tartışıyorlar.

Kurban ibâdetini yerine getirecek/getiren Müslümanlar da kurban derilerini ve etlerini istedikleri yere verme haklarını kısıtlayanları konuşuyorlar.

Böylece birinci tarafın etkisiyle her iki taraf da boşuna enerjilerini tüketiyorlar.

Av yaparak ya da belli usullerle öldürerek hayvanların etinden ve diğer uzuvlarından faydalanmak insanlık kadar eskidir.

Bu hâl vahye dayalı bütün dinlerde meşru olmuştur.

Ahlâka dolayısıyla insanlığa aykırı bir tarafı da yoktur.

Eğer insan dışındaki canlılar; gerektiğinde de insanlar ihtiyaç duyduklarında hayvanları öldürmeyeceklerse, tarım yapılamayacağı gibi kırda bayırda yürümek imkanı da olmaz.

Ya “Merhamet” deniliyorsa, o taktirde merhamet adına söylenebilecek söz, hayvanların gereksiz yere öldürülmemesi ve gerektiği için öldürülecekse hayvana eziyet edilmemesidir.

Hayvanın kurban edilmesine gelince... Kurban, Müslümanın bedeniyle, ruhuyla, malıyla, canıyla katıldığı bir ibâdettir. Yani kurban çok yönlü bir ibâdettir:

• Namaz bedenin

• Zekât malın

• Hac beden ve malın

• Kurban ise beden, mal ve canın katılımıyla gerçekleşen çok yönlü bir ibâdettir. Şunu demek istiyorum:

Kurban, psikolojik ve sosyal yönü bulunan bir ibâdettir. Kurban yapmayı “katliam” zannedenlerin anlayamadıkları taraf da budur.

Kurban yapan da kurban olan da Allah’ın emrine râm olmaktadırlar.

Kurban yapan mü’min ilâveten kendini fâni ve bâki arasında daha dikkatli ve rikkatli konumlandırabilmektedir.

Bu meselenin psikolojik yönüdür. Meselenin sosyal yönüne gelince; o da herşeyden önce bireysel gözüken icrasına rağmen toplumsal bir ortamda cereyan eder.

Bu, onu daha etkili ve anlamlı hâle getirir. Kurban, sonucu topluma yansıyan bir ibâdettir. Meselenin bu yönü bizzat tamamen kurbanın etiyle gerçekleşir.

Muhtaçlara öncelikle ulaşan şey de (kandan öte Allah’a ulaşan iyi niyetler gibi) sevgi ve tevazudur. Bu da elbette kurban etiyle bağlantılı olarak gerçekleşir.

Kurbanın tabiatı kesim şartına, etiyle ilgili işlemler ise infak kurallarına bağlıdır. Biraz bu cümleyi açalım:

Kurban, etinin dağıtımı içinde bulunduğumuz ortama bağlı bir infak/verme işidir.

Bir verme/infak biçimi olarak kurbandan vermek de şartlarla ilgilidir. Bu, yerine göre üçte biri, yerine göre yarısı, daha azı veya daha çoğu verilebilir.

Öyle ki, yerine göre verilmeyebilir; bir sofrada birlikte yenilebilir. Böylece sevgi, saygı, ahbap ve dostluklar pekiştirilmiş olunur.

Kurban, canlının kesimiyle ilgili bir şeydir. Bir eşyanın tasadduku ne kadar önemli olursa olsun kurban sayılmaz.

Kurban parası, bundan azı veya daha çoğu kadar bir meblağ veya mal, yoksullara/muhtaçlara verilebilir.

Böylece “tasadduk” ibâdeti yapılmış olur.

Bu, “sadakanın kurban yerine geçeceği” demek değildir; kurban ibâdeti ancak belli hayvanları boğazlayarak yerine getirilebilir.

Sadaka, kurban borcunu yerine getirmez.

Kulluk şuuruna erenlere Kurban Bayramı mübârek olsun...


( Mevlut Özcan )
 

GEVHER

Yönetici
Katılım
9 Eyl 2008
Mesajlar
3,234
Tepki puanı
462
Puanları
83
76. Siz kimin dostu ve arkadaşlarsınız ?


İnsanın temel ihtiyaçlarından biri; sevilmektir, değer verildiğini bilmektir. Onun için; anneler ve babalar çocuklarına, öğretmenler ve idareciler öğrencilerine, hanımlar ve beyler eşlerine, hiçbir zaman "seni sevmiyorum" dememelidir.

Sevdikleri tarafından sevilmemek, insanın dünya hayatını mahveder. Allah'ın sevgisinden mahrum olanların ise ahiret hayatı da elden gider.

Bu duruma düşmek; büyük hatalarla günahlarla olur. Tövbe edip tekrarından sakınanlar iki cihanda da sefa bulur.

Demek ki; Allah indinde de kul indinde de sevilecek halde olmalıyız. İfrata ve tefrite düşmeden; "helal dairesi" içinde kalmalıyız.

Öte yandan; insan hayatı için dostluk ve arkadaşlık önemli bir unsurdur. Taş taşa yaslanarak duvar olur, duvar duvara eklenerek kale kurulur.

Atalarımız "Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" demişler. İyi dostların ve arkadaşların hayatımıza değer kattığını, yüzümüzü ağarttığını, kır atın yanında duranın ya huyundan ya soyundan kaptığını; üzümün üzüme baka baka karardığını, kör ile yatanın şaşı kalktığını söylemişler.
İşte bu yüzden; "salihlerle beraber olmak" için dua ve gayret ederiz. Şeytanın adamlarından ve adımlarından uzak durmak yahut korunmak için; her işin ve işleyişin başında "euzü" deyip Âlemlerin Rabbine sığınır, adını anarak "besmele" çekeriz.

Ancak öyle bir zaafımız, ihmalimiz, isyanımız, günahımız, vebalimiz var ki bizi, "Allah'ın sevmediği kullar" zümresine katıyor. Büyük bir gaflete yahut ihanete kurban edip; insanın azılı ve azdırıcı düşmanı olan, geçtiği yollara nice tezgâhlar-tuzaklar kuran "şeytanın kardeşleri, dostları, arkadaşları" yapıyor.

Emanetçisi olduğumuz nimetleri saçıp savurarak "israf" ediyoruz. Kimimiz, açlıktan ölürken kimimiz, fazla yemekten hasta oluyoruz.

Malın, mülkün, zamanın, eşyanın, makamin, imkânın, hatta en büyük sermayemiz olan ömrün yahut canın; göz göre göre heder edilmesi var. Büyük bir ekseriyetle yaratılış, var ediliş amaçlarına uygun kullanılmıyorlar.
Allah (cc), muhtelif ayetlerde; "Size verdiğim nimetlerden yiyip için, giyinip kuşanın, usulünce kullanın, ihtiyacınız kadarını harcayın, zekât verin, infak edin, ama sakın israf etmeyin, bir de kibirlenip hava atmayın" diyor. Bu çizgiden sapanları, meşru ve münasip olan dairenin dışına çıkanları "sevmeyeceğini" söylüyor; "şeytanın kardeşleri, dostları, arkadaşları" olarak nitelendiriyor.

Peygamber (sav) de bu konuyla ilgili rivayetlerde; aynı mesajı, muhtevayı teyit etmiş. Tasarruf anlayışının ve yaşayışının gereğini, önemini belirtmek için; "Nehir kenarında abdest alıyor olsanız bile, bir damla suyu dahi israf etmeyin" demiş.

Çünkü yapmamamız gerektiği halde yaptığımız, yapmamız gerektiği halde yapmadığımız her şeyin defteri tutulacak. Kıyamet günü, herkese malini, canını, ilmini, imkânını nerede ve nasıl kullandığının hesabı sorulacak.

Gel gör ki, o Allah'ın kulu ve o Peygamber'in ümmeti olan yahut olduğunu sanan bizler; müthiş bir "israf" sorumsuzluğunun, duyarsızlığının içindeyiz. Her şeyin daha fazlasına sahip olmanın ve daha ziyade tüketmenin, saçıp savurmanın peşindeyiz.

Sıcak havada, tuzlu deniz suyu içenlere benziyoruz. İçtikçe hararetimiz artıyor; daha fazla, daha fazla içiyoruz.

Ramazan aylarında, iftar ve sahur sofralarında bile çokça israf var. Bir yanda zenginler, ekmeklerini ve yemeklerini çöpe atıyor; öte yanda fakirler, rızıklarını çöplüklerden topluyorlar.

İlgili istatistiklerin, son verilerinden anlaşıldığına göre; her yıl, dünyada 1,3 milyar ton, Türkiye'de 26 milyon ton gıda israf ediliyormuş. Alınan her 3 ekmeğin, 1 tanesi çöpe gidiyormuş.

Ülkemizde, 2020 yılında yaptığımız gıda israfının ekonomik karşılığı, 4 milyar euroya varıyor. Ayrıca; gida israfı, giderek daha fazla ihtiyaç duyduğumuz enerji ve su kaynaklarının da israfına sebep oluyor.

Öte yandan; tarım arazisi olabilecek verimli topraklara, sere serpe beton binalar yapıyoruz. İç göç nedeniyle terk edilen kırsal kesimlerdeki arazileri ise; ekmiyor, biçmiyor, hayvan otlağı yapmıyor, öylece boş bırakıyoruz.

Bu gidişe dur demezsek; zenginiyle, fakiriyle açlık ve susuzluk tehlikesi ile muhatap olacağız. Bugün har vurup harman savurduğumuz nimetlerden, yarın mahrum kalacağız.



Bindiğimiz dalı kesmeye devam edersek, tez zamanda düşüp yaralanırız. Emanetçisi olduğumuz nimetlerin kadrini, kıymetini bilmezsek; yoksulluk, yoksunluk çukuruna yuvarlanırız.

Şükrünü eda edelim ki; Rabbimiz bize şefkat ve merhamet göstersin. Verdiklerini yolunda ve yumuşunda kullanalım ki elimizden almasın ve daha fazlasını versin.

İşe, açları doyurmaktan ve açıkları giydirmekten başlayabiliriz. İsraf etmeden, ihtiyacımız kadarını kullanıp; kalanını, ihtiyaç sahipleri ile paylaşabiliriz.

Zekeriya Erdim
 
Son düzenleme:

_YUSUF_

Yönetici
Katılım
26 Haz 2008
Mesajlar
3,842
Tepki puanı
359
Puanları
83
Yaş
40
Teşekkür ederiz bu güzel paylaşım için Gevher kardesimiz.
 

GEVHER

Yönetici
Katılım
9 Eyl 2008
Mesajlar
3,234
Tepki puanı
462
Puanları
83
77. Her imtihan bir imkandır


Çocukluk ve gençlik yıllarımızda, eğitim hayatımızın her safhasında ve sürecinde, zaman zaman "imtihan" olurduk. Bilgi ve birikim altyapımıza göre; zayıf, orta, iyi, pekiyi cinsinden notlar yahut puanlar alırdık.

Herhangi bir dersten, ortalamamız düşük olduğunda; "kurtarma" yahut "not yükseltme" sınavı talep ederdik. Bize bu imkânı veren öğretmenlerimizi, idarecilerimizi; ötekilerden daha çok severdik.

Zorlanır, tırmanır; çukurlardan çıkarak, tümsekleri aşarak yol alırdık. Harcadığımız emek, gösterdiğimiz gayret nispetinde; yükselir, ilerler, menzile yaklaşır yahut varırdık.

İleri yaşlarda gördük, anladık, kavradık ki; dünya ve içindekiler, uzun bir yolculuk sırasında uğradığımız, konakladığımız, sonra çıkıp gittiğimiz iki kapılı hanmış. İçinde yaşadığımız çevre ve ortamların tamamı mektep; hayatın bütünü, yazılı ya da sözlü, teorik ya da pratik bir imtihanmış.

Hemen her an sınanıyor, deneniyor, teste tabi tutuluyormuşuz. Sabrımız, direncimiz, sadakatimiz, samimiyetimiz ölçüsünde başarılı oluyormuşuz.

Okulların sınıf geçme ve sınav defterleri, karneleri ve diplomaları gibi; dünya hayatının da, kişiye özel "amel defterleri" var. Yazıcı melekler; ortalaması yüksek olanları sağ taraftan, düşük olanları sol taraftan veriyorlar.

Bu noktaya gelmeden önce; her imtihanı bir imkân olarak görmemiz gerekir. Kaybettiğimiz değerleri geri kazanmanın, kazandığımız değerleri iyi korumanın ve yeni değerler üretmenin mücadelesini vermemiz gerekir.

Allah(cc), Bakara suresi ayet 214'te, mealen;
"Yoksa siz, sizden önceki müminlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden, onların çektikleri sıkıntıları siz de çekmeden, cennete kolayca girivereceğinizi mi sanıyorsunuz? Onlara öyle ezici yoksulluklar, öyle sarsıcı sıkıntılar geldi ki; sonunda, peygamberler ve yanındakiler, 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diye sormak zorunda kaldılar" diyor.

Başka pek çok ayette ise, öncelikli imtihan alanlarına ve konularına atıfta bulunarak; "mallarımızla, canlarımızla, eşlerimizle, çocuklarımızla, varlıkla, yoklukla, hastalıkla, sağlıkla, kazalarla, belalarla imtihan edileceğimizi" ifade ediyor.

Verilen örnekler arasında; Hz. Nuh'un oğluyla, Hz. Lût'un eşiyle, Hz. İbrahim'in ateşle, Hz. Yunus'un suyla imtihan edilmeleri var. Her biri, her seferinde; tövbe ve istiğfar ediyor, sabır ve tahammül gösteriyor, âlemlerin rabbi olan Allah'a sığınıyorlar.

Zulümde ve isyanda haddi aşan kavimlerin; değişik yol ve yöntemlerle helak edildiklerini biliyoruz. Her birinden kendimize bir ders çıkarıyor, ibret alıyoruz.

İsrail oğulları, dönemin zalim hükümdarı Câlut'a karşı savaşmak için, bu konuda ehil olan bir komutan talep ediyorlar; Allah(cc), Tâlut'u gönderiyor. Arkasından; sefere çıkanları, yolları üzerindeki bir ırmakla imtihan ediyor.

Böyle durumlarda, müminlerin takınmaları gereken tavır; Bakara suresi ayet 156'da özetlenmiş. Onların, başlarına bir bela ve musibet geldiğinde; "Biz Allah'tan geldik ve yalnızca O'na döneceğiz" dedikleri belirtilmiş.

İmtihanların ortak sebebi; sabrımızın ve sadakatimizin sınanması. Duygu, düşünce ve davranışlarımız bakımından; hangimizin daha iyi bir tavır içinde olduğumuzun yahut olacağımızın ortaya çıkarılması.

İmtihan safha ve süreçlerini başarı ile geçenler için; dünya ve ahiret nimetleri cinsinden mükâfatlar var. Hayatın cefasıni çekenler, sefasına da nail oluyorlar.

Ayrıca, fıtri kabiliyetlerimiz ve kapasitelerimiz de ortaya çıkıyor. Zorlu hava şartlarında uçmak zorunda kalan kuşun; kanat gücü ve genişliği, giderek en yüksek düzeye ulaşıyor.


Peygamber (sav) Efendimizden rivayet edilen bir hadise göre; "Sevabın çokluğu, imtihanın büyüklüğü ile eş değerdedir. Allah bir kişiyi ya da kavmi sevdiği zaman, bela ve musibetlerle imtihan eder. Kim rıza gösterirse, sevabın büyüğü o kimseyedir. Kim de rıza göstermeyip isyan ederse, gazabın büyüğü o kimseyedir". Bir başka rivayete göre ise; "Hakka yönelen mümin kişinin hali, bir sap üzerinde biten taze ekin gibidir. Rüzgâr onu sağa sola eğer ama kıramaz, esinti sona erdiğinde yine doğrulur. Haktan yüz çeviren kâfir kişinin hali, sert ve dik duran çam yahut dağ servisi gibidir. Rüzgâr onu kolayca kirar, devirir".

Sonuç olarak; yaşadığımız her an, muhattap olduğumuz her olayla ve durumla imtihan ediliyoruz. İç ve dış dünyamızda takındığımız tavra, tercih ettiğimiz karşılama yahut yorumlama biçimine göre; ya mükâfatı hak ediyor, ya da cezaya müstehak hale geliyoruz.

Her birimiz; yeryüzü mektebinin sınıflarında ve sıralarında okuyan öğrencileriz. Derslerimize çalışır, ödevlerimizi yaparsak; sınavlarımızi kolayca geçeriz.

Temel dersimiz vahiy, ders kitabımız Kur'an; başöğretmenimiz ise, vahyin en güzel tebliğcisi ve temsilcisi olan Peygamberdir. Diğer dersler, kitaplar, öğretmenler; bizi bu kaynağa yaklaştırdıkları oranda değerlidir.


İmtihanları imkâna, sorunları çözüme, sıkıntıları huzura, tehditleri fırsata dönüştürelim.
İnancımızı, direncimizi, sabrımızı, sadakatimizi tazeleyip; bugün dünden, yarın bu günden daha iyi olmanın peşine düşelim.



Zekeriya Erdim
 

Bu konuyu görüntüleyen kişiler

Üst Alt