Günün, gece yarısından sonraki saatlerinin hoşuna gittiği zamanlardı. Çoluk çocuk uyuduğunda sessizce yattığı yerden kalkar, oturma odasına geçmeden önce mutfağa girip kendisine bir kahve hazırlar, sigara paketini de alıp odaya öyle geçerdi. Işıkları açmasına gerek yoktu; sokak lambası hemen kapılarının önündeydi ve hoş bir gece lambası gibi odayı aydınlatıyordu. O, Pencerenin önündeki kanepeye oturur, önce sokağa ve karşıdaki evlere bakar, sonra çatıların üstünden görünen karanlık gökyüzünü seyrederdi; bir iki yıldız görmeyi umarak.Gün; o zamanlar daha uzun ve hareketliydi. Ev işleriyse bitmek bilmeyecek kadar yoğun. Çamaşır, bulaşık, öğünlerinin atlatılmaması gereken gelişme çağındaki çocuklar… Onların okul görüşmeleri, kızın okula götürülüp, okuldan alınması, araya giren komşu, arkadaş ziyaretleri, alışveriş, akşam yemeğinden sonra ders çalış diye uyarılan çocukların kontrolü ve çocukların birbiri ile kavgaları…—Anne şuna bak, bana ne diyor.— Deme kardeşine öyle, dersine bak sen.— Ben, film seyredecem.— Olmaz! Önce ders, sonra bakarız, duruma göre…— Sen en iyisi bir tatlı yapsana anne!...Uzun yıllar, ana - kız olarak sürdürdükleri iki kişilik, tenha yaşantıları, evlendiği gün sonrası sona ermiş ve birdenbire başlamıştı tüm bu yoğunluk. Koca ve kocanın kalabalık ailesi, ardından iki çocuğun aralarına katılması ile yaşamı bir anda değişmişti, bambaşka bir boyuta geçmiş gibi gelirdi ona. Gece yarısı uykusunun kaçması, sessizce yerinden kalkıp sokağın durgunluğunu seyre dalması bahaneydi. Düşünceleri ile baş başa kalabileceği eşsiz saatleri keşfetmişti. Günün bu zamanını giderek daha çok sever oldu. Gece yarısından sonra, daracık bir sokağı, karşıda hareketsiz duran, karanlık, eski yüzlü apartmanları ve çatıların biraz ilersinde görünen siyah boşluğu seyrederek yıldız aramak, giderek zevk veriyordu. Oysa yeni bir şey yoktu seyredecek o kara boşlukta. Belli bir düzende, seyir halindeydi her şey. Yine de “Nasıl duruyoruz ya?” diye şaşardı o boşluğa bakıp. İçinde tuhaf bir ürperme duyardı ara sıra, “Düşünsene” derdi kendi kendine, “Uzayın orta yerinde, boşlukta dönen bir kürenin üstünde yaşamak zorundayım”, lunaparkta korkudan binemediği, binenlere de şaştığı dönme dolabı düşünürdü. “Dünya üzerinde yaşıyorum ve dönme dolaba binmeğe korkuyorum, çelişkiye bak ” derdi. Yenemediği garip bir yükseklik korkusu vardı, Dünya üzerinde olduğunu hatırlatıyordu yıldızlar ona. Yine de her gece yıldız aramaktan vaz geçmiyordu. Karanlığın yoğun olduğu bir esnada, aniden bir yıldızcık görünüverirdi. Kısa bir süre kırpıştırır ışığını, sonra kaybolurdu. Çok güzel bir andı bu. Bilirdi o esnada bir bulutun yıldızı görünmez yaptığını. Onların küresel biçimlerde dönen, taş, toprak, ateş, gaz, her ne ise bir şeyler olduğunu bilirdi ama yine de sihirli olduklarını düşünmek hoşuna gidiyordu. Çoğu insanın inandığı gibi; yukarda kendisine ait bir yıldızının olduğuna inanmak güzel bir duyguydu ve seviyordu böyle hissetmeyi. Kendisine ait bir sırrı vardı böylece, kimseyle paylaşmadığı bir sır.Her gece sessiz ve hareketsiz değildi o sokak. Yoldan geçen bir araba, evine geç saatte dönen bir- iki kişinin adım sesleri, ya da hızla karşı yola koşan ürkek bir sokak kedisinin devirdiği çöp tenekesinin gürültüsü ile bölünürdü daldığı düşünceler.Bazı geceler, karşı apartmanın bodrum katında oturan yaşlı teyzenin de perdelerinin kıpırdadığını görürdü “Uykusu kaçmış belli” derdi içinden. Tek başına yaşadığını biliyordu kadının. Kışın sonlarına doğru, güneşli havalarda evinden çıkar, bahçe duvarının üstünde otururdu. Geleni gideni de yoktu. Üst katındaki komşu, bu kadından çok hoşlanmazdı “Oturup duvarda insanları inceliyor, dedikoducunun teki galiba” demişti bir seferinde onun için. Çöp tenekesinin yanına gazete kâğıdı içinde kedilere yemek vermesine de sinirleniyordu, rüzgâr kâğıtları uçurup, bahçeyi kirletebilirmiş. Soğuk bir kış gecesi, o; yine böyle kalkıp sabaha karşı yıldız ararken, yaşlı kadının sessiz adımlarla apartmandan çıktığını gördü. Belinden yukarısı hafifçe eğik, zorlukla adım atıyordu. Üstünde sadece el örgüsü, eski görünüşlü bir hırka vardı. Kadın, Ayağındaki terlikleri sessizce sürüyerek, buzlanmış kaldırımda dikkatle ilerledi. Yan apartmanın önünde duran, akşam saatlerinde getirilip boşaltılmış kömür yığınına yaklaştı. Belli ki taşınması sabaha kalmıştı kömürlerin. Eğilip, elindeki torbaya kömür doldurmaya başladı. Kadının bu davranışına önce canı sıkıldı; başkasına ait kömürleri almaya hakkı olmadığını düşünüyordu. Yaşlı kadın, acele ve sessiz olmaya gayret ederek torbasını doldurmaya devam etti. Ara sıra başını kaldırıp, komşulardan gören olup olmadığını anlamak için sağa sola bakınıyordu. Kimsenin kendisini görmediğinden emin olamadığından, hızlandırmaya çalışarak adımlarını, döndü evine yarım torba kömürle. Onun gibi uykusu kaçanların olabileceğini biliyordu o sokağın kenarında dizili, eskimiş yüzlü, orta halli evlerde. Ama birilerinin yıldız arayacak vakti hiç yoktu. O geceden sonra, kış bitene kadar, her zaman olduğu gibi kimseyi uyandırmadan kalktı her gece yarısı. Sabaha çok yakın saatlerde de kalktığı olurdu bazen. Gündüzden hazırladığı bir torba kömürü alır, içinde yakalanma korkusuyla apartmandan çıkar, karşı kaldırıma geçerdi. Bodrum katta oturan yaşlı teyzenin kapısına bırakırdı kömürleri. Sonra dönerdi heyecan içinde, yüreği çarparak. Kanepesinde oturur, kahvesini yudumlar, sigarasından derin bir nefes alırdı ve hep şaşırmaya devam ederdi, bu koskoca boşlukta, sonsuz yükseklikte dönen mavi bir kürenin mucizesine. Bu mucizenin üzerinde korkmadan nasıl kalabildiğine şaşardı. Savaşlara, haksız ölümlere, üzgün çocuklara ve tüm acıların nasıl olup da öylesine sıradan sayılabildiğine hep şaşardı. Her gece korkuları ile bir- iki saat baş başa kaldığına kimsenin şahit olmadığı birkaç kış geçti o gecenin üstünden. Hep aynı arayışın sürdüğü kış geceleri, yıldız şaşkınlığında…