Neler Yeni

Hoşgeldiniz İslami Forum Sayfası

Tüm özelliklerimize erişmek için şimdi bize katılın. Kaydolduktan ve oturum açtıktan sonra, konular oluşturabilir, mevcut konulara yanıtlar gönderebilir, diğer üyelerinize itibar kazandırabilir, kendi özel mesajınızı edinebilir ve çok daha fazlasını yapabilirsiniz. Ayrıca hızlı ve tamamen ücretsizdir, peki ne bekliyorsunuz?
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

kalbdenkalbe mesajlar(enerjimizi nelerin çaldığını biliyormuyuz işte nedenleri) (1 Kullanıcı)

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
1- Derin uykuda bizi rahatsız edenler
Gürültü stres yaratır ve stres tansiyonu yükseltir. Sonuçta sürekli halsiz ve uykulu oluruz. Bunun için size önerimiz, yatak odanızdan saat gibi ses çıkarabilecek tüm eşyaları kaldırmanız olacaktır.


2- Kahve ve çay: 6 fincandan sonrası zarar!
Kafein uyarıcı etki yapar, yani beyne daha fazla enerji emri verir. Günde 3 fincan kadar çay veya kahve içersek, bu canlandırıcı özellikten iyi şekilde faydalanırız. Fakat miktar ikiye katlanırsa, kafein ve tein, vücudumuzdaki demiri emer. Bu durumda beyin ve kalbe yeterli oranda oksijen gitmez. Sonuçta kendimizi çok yorgun hissederiz.

3- Karbonhidrat uyku hapı etkisi yapar
Tüm karbonhidratlar, aç karnına yenildiği zaman ağırlık yapar. Siz siz olun, aç karnına bu besinleri tüketmemeye özen gösterin.

4- Su eksilirse dikkatiniz de dağılır
Her gün yaklaşık 8 bardak su içmemiz gerekiyor, yoksa hissedilir bir biçimde enerji boşluğuna düşeriz. En iyisi, her saat başı içine biraz limon suyu sıkılmış bir bardak su içmektir.

5- Cep telefonu hipnozdan beter
20 dakikadan uzun telefon görüşmelerinin uyku hipnozu gibi bir etki yaptığı ortaya çıktı. Dolayısıyla, uzun süreli ve sık olarak telefonla konuşmak bizi yorar.

6- Duş alacağımıza yatağa geri dönelim daha iyi
Suyun sıcaklığı vücut sıcaklığının çok üzerindeyse bünyemiz uyku getiren hormonları fazlasıyla salgılamaya başlar. Akşamları iyi uyumak için sıcakla, sabahları enerji depolamak için ılık suyla yıkanın!

7- Bazı besinlere karşı dayanıksız olabilirsiniz
Her şeyi doğru yaptığınız halde zinde değilseniz, "çölyak" hastası olabilirsiniz. Bu bünyenizin tahıl nişastalarını işleyememesi anlamına gelir. Baş ağrısı ve yorgunluktan şikayet eden bu kişilerin buğday, arpa gibi tahıllardan uzak durması gerrekir.

8- Kola bünyeyi aside boğar
Az harekete bir de aşırı kola, çay ve et tüketimi eklenirse, bünyede aşırı asit meydana gelir. Sonuçta da dolaşım bozuklukları, migren, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi rahatsızlıklar yaşanır.

9- Gürültü de yorar
Uzun süreli gürültüye maruz kalan insanların enerjisi tükeniyor. Bağıra çağıra konuşan insanların arasında olmak bile insanı yormaya yetiyor.

10- Floresan ışığı kronik esnemeye neden olur
Floresan ışık, öğrenme ve konsantrasyon yetimizi yüzde 60 oranında düşürür. Gün içinde saatlerce bu ışığa maruz kalan birinin bağışıklık sisteminin zayıfladığı ispatlandı. Bu da kronik yorgunluğa neden olabilir.

11- Küften uzak durmalı
Bulunduğunuz ortam yeterince havalanmıyorsa küf oluşabilir. Bünye, küfe tıpkı mikroplarda olduğu gibi karşılık verir, bununla mücadele eder. Bu da açıklanamayan sürekli yorgunluğa neden olabilir."
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(unutkanlığı nasıl azaltabiliriz?)alıntıdır

kalbdenkalbe mesajlar(unutkanlığı nasıl azaltabiliriz?)alıntıdır

Tüm dünyada bilim adamları unutkanlık konusunda yoğun bir çalışma temposu içindedir. Modern dünyanın stresli ve gergin insanının en büyük problemi hiç kuşkusuz unutkanlıktır. Hemen hemen her gün unutkanlıkla ilgili basında bir yazı ile karşılaşırız. Takside, vapurda, evde, komşuda, iş yerinde velhasıl her yerde her şeyi unutabiliyoruz.


Peki niçin unuturuz. Çare ve çözüm var mıdır? Neler yapabiliriz? Unutmak; hatırlamak, öğrenmek, okumak gibi normal kabul edilmesi gereken bir özelliğimiz. Ancak



günümüz insanında sık karşılaştığımız örnekler unutkan insanları ve biz hekimleri biraz korkutur nitelikte.


Hafıza dediğimiz şey beynimizin hipokampus diye adlandırılan bölgesinde küçük bir alanın fonksiyonu sonucu kazandığımız bir özelliğimiz. Bu özellik sayesinde hem bugünü, hem dünü, hem de tüm hayat boyunca yaşadıklarımızı rüyalarımızı hayallerimizi hatta hedeflerimizi kısaca her şeyimizi doldurduğumuz olmazsa olmaz bir hazinemiz.


Bazen bizi mahcup eden unutma, bir yönü ile aslında mucizevi bir şey olarak yorumlanabilir. Çünkü unutma sayesinde acılar sıkıntılar ihanetler gibi bizi kemiren sosyal ve toplumsal olumsuzluklardan korunuyoruz.


Hafıza gücü yada hazinesi daha biz doğmadan anne karnında iken gelişmekte. Bu hazinemizin kalitesi ise lesitin ve kolin diye bildiğimiz maddelerin (ki bu maddeler asetilkolin olarak bilinen sinir iletici bir maddenin de ham maddeleri) yeterli olması ile yakından ilgili. Kolin beynimizdeki hafıza hücrelerinin sayısını artırdığı gibi aynı zamanda korunmasında da önemli bir rol üstlenmekte.


Yeni doğan çocukların anne sütü ile beslenmesi bu yönden ayrı bir önem arz eder. En gelişmiş kolinle desteklenmiş hazır mama anne sütünün bu özelliğini hala yakalayamamıştır. Tüm bu gerçeklerden yola çıkarak hareket etmeli ve unutkanlığa çare ve çözümde sizlere önereceklerimi bu gerçeklerin ışığında aktarmak isterim.


Özellikle yağ oranı çok düşük yada vejeteryan beslenme türü beslenme programlarının bir salgın halinde yayıldığı tüm dünyada unutkanlık buna paralel olarak bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. İfrat ve tefrit her yerde olduğu gibi beslenmede yaptığımız tercihlere de yansıdığı zaman bize unutma gibi hoşumuza gitmeyen bir hediye veriyor.


Doğal olmayan işlenmiş katkı maddelerle tatlandırılmış, sadece göz ve damak zevkimize hitap eden modern beslenme şeklini kesinlikle terk edip, atalarımızın beslenme şekli olan doğal olan gıdalarla beslenmeye başlamalıyız. En önemli lesitin ve kolin kaynaklarına gelince: En başta yumurta sarısı geliyor . Yıllarca kolesterolü yükselttiği gerekçesi ile adeta öcü olarak takdim edilen yumurta ile barışmamızın zamanının geldiğini hatta geçtiğini düşünüyorum.


Yer fıstığı ise önemli bir ikinci kolin kaynağı. Bunun yanında tam buğday ki çoğumuzun tadını unuttuğu tam buğday yerine işlenmiş daha doğrusu zehir haline getirilmiş buğdaydan imal edilmiş ekmek ve un mamullerini yiyoruz. Tam buğdayla yapılan ekmek ve unlu mamulleri tercih ederek hafızamızı destekleyebiliriz.


Karaciğer ve et bir başka hafıza koruyucu gıda olarak belirli aralarla yenmesi gerekir. Peynir süt yoğurt gibi tüketimini azalttığımız gıdalar ile yeniden barışarak unutkanlığı azaltmamız mümkün olacak.


Balık eti, balık yağı, yeşil yapraklı sebzeler, kurutulmuş meyveler, fındık, ceviz, fıstık ve bademi de ihmal etmememiz gerekiyor.


Çoğumuzun sofrasından kalkan beyaz lahana, karnıbahar ve pırasa da iyi birer unutkanlık azaltıcı yiyeceklerimiz. Bu şekilde beslenme programımızı doğal olanlara kaydırmaya çalışır ve bu konuda tutarlı da olursak beyin hücrelerimizi öldüren homosistein denen zararlı bir maddeyi de atmış oluruz. Böylece beynimizi yaşlanmaya ve yıpranmaya karşı korumuş oluyoruz. Atalarımızın dediği gibi ne yersek o oluyoruz. Unutkanlıkla ilgili sorunları olan insanlar öncelikle yediklerine bir bakmalı . Beyaz undan imal edilmiş gıdaları terk ederek, beyaz şekerli gıdalar ile de arasına mesafeler koymalıdır. Aktif ve hareketli yaşamaya çalışmalı çevresi ile ve kendisi ile de barışık yaşamalıdır. Doğal antidepresan olan yürümeyi unutmamalı sevgi, sevecenlik ve vericilik ile de muhabbet kapılarını aralamalıdır.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(başağrısı)

kalbdenkalbe mesajlar(başağrısı)

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.



Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!

Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:

Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?

Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.

Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..

Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!

Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?

Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.

Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!

Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!

Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

NECİP FAZIL KISAKÜREK
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(ilaç ve gıdanın ölüm koalisyonu)

kalbdenkalbe mesajlar(ilaç ve gıdanın ölüm koalisyonu)

ABD'de tıp otoritelerinin yaptığı bir araştırma, bazı gıdalarla belirli
ilaçların birarada alınması durumunun ölümcül riskler

taşıdığını ortaya koydu. buna göre, bazı gıda veya vitaminlerin, kalp,
böbrek gibi organların düzenli işlenmesine yarayan ilaçlara kötü reaksiyon
verdiği kanıtlandı. ABD Ulusal Müşteriler Birliği'nin yaptığı bu araştırma
şu sonuçları ortaya koyuyor:

İşte Örnekler:

Procardia benzeri kalp ilaçlarının kullanmanızın ardından 3-5 saat süreyle
kesinlikle üzüm suyu içmeyin. Öldürücü sonuçları olabilir.


Organ nakillerinden sonra kullanılan Cyclospqerin benzeri ilaçlar yine üzüm
suyuyla öldürücü bir reaksiyona girebiliyor.

Sıkça kullanılan Coumadin gibi kan sulandırıcı ilaçlarla E vitamini öldürücü
etkiler yaratıyor. Bu ikilinin reaksiyonu durdurulamaz iç kanamalara loy
açıyor.

Brokoli, ıspanak ve turp gibi K vitamini içeren sebzeler, kan sulandırıcı
Coumadin'in etkisini azaltıyor.

Peynir ve sosis gibi gıdalar, antidepresanlarla alındığına tansiyon
yükseltici bir etki yaratıyor.

Kahve ve kolalı içecekler, Cibro gibi antibiyotikler, Tagamet, Zantac ve
Pepcid gibi ülser ilaçlarıyla alındığında kafein seviyesi yükseliyor ve
midede rahatsızlık yaratıyor.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar)stresi yenmenin yolları)

kalbdenkalbe mesajlar)stresi yenmenin yolları)

Birçok insan kendini gereğinden fazla bitkin hissediyor. İş yerinde ve özel hayatta yaşanan stres sağlığımızı olumsuz etkileyebilir. Sık karşılaşılan sorunlar ise yüksek kan basıncı ve ülser....Tıp dalında iki çeşit stresten bahsediliyor. Pozitif olarak yaşanan stres, kişide olumlu duygulara yol açıyor, hatta bağışıklık sistemini bile güçlendirebiliyor. Pozitif stres, stresli bir ortamdan pozitif olarak çıkma durumunda hissediliyor. Mesela iyi geçen bir sınav veya doğum sonrası gibi. Negatif stres durumunda ise olumsuz duygular uyanıyor. Sürekli yaşanması durumunda fiziksel veya ruhsal problemlere yol açabiliyor.
Kişi stres altında olduğu zaman vücut bolca cortisol hormonu üretir. Bu hormon düşünme, öğrenme ve konsantrasyon sağlamada engel teşkil edebiliyor. Yorgun, sinirli ve depresyona girmeye müsait bir ruh hali yaratıyor. Bağışıklık sistemi zayıfladığından kişi hastalıklara karşı daha güçsüz oluyor ve daha kolay hastalanabiliyor. Kalp frekansı ve kan basıncı düşüyor. Bunun yanında kalp krizi geçirme riski de büyüyor. Bunların dışında stres ayrıca hazımsızlıkla ilgili sorunlara da yol açabiliyor. Bunun sonucunda ise kişi ülser oluyor.
Genellikle sinsice ilerleyen ve hiç fark edilmeyen bu hastalık, kişinin kendisini yorgun ve işine karşı ilgisiz hissetmesiyle başlar. Özel hayatta ise fiziksel ve ruhsal olarak kişiler kendilerini güçsüz hissettiklerinden dolayı çoğu davetler iptal edilir. Kişi, kendini çok çalışıyor fakat bunun karşılığında gittikçe daha az şey elde ediyormuş bir konumda görüyor. Bu belirtiler kişi tarafından ciddiye alınmadığı taktirde mide, bağırsak ve kalp gibi rahatsızlıkların yanı sıra sırt ağrılarına da yol açıyorKonuşma terapisi ile burn-out sendromuna yol açan nedenler konuşularak ortaya çıkarılmaya ve çözülmeye çalışılır. Ayrıca fiziksel şikayetlerin de giderilmesi gerekir. İlaçların yanı sıra şifalı bitkilerde kullanılabilinir.
'Burn out' hastaları genelde gergindirler ve rahatlamaya ihtiyaçları vardır. Mağdurlar, tekrar fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarını hissedebilmeyi ve bu ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenmek durumundalar. Mesela ağlamak istediklerinde bunu bastırmak yerine ağlamaları gerektiği gibi. Bunun dışında burn-out sendromu yaşayan kişilerin özel yaşamlarında, kendilerini rahatsız eden sorunları düşünmemeyi ve dikkatlerini başka şeylere vermeyi öğrenmeleri gerekiyor.
Bu rahatsızlığı yaşayanlar genelde duygularını bastırıp daha çok mantıklarını kullanarak hareket eden kişilerdir. İşlerine son derece bağlılar ve bu bağlılık kendi ihtiyaçlarını bile görmezden gelecek kadar kuvvetlidir. İşlerini en mükemmel şekilde yapma kaygısı ile kendilerini aşırı derecede zorluyor ve baskı altına sokuyorlar. Bu durum özellikle işleri gereği insanlarla sıkı bir ilişki içerisinde olması gereken meslek dallarında ortaya çıkar. Örneğin doktor, pedagog, yönetici ve sürekli stres altında olan anneler gibi.
Vücudunuzun vereceği sinyallere kulak verin. Yorgun olduğunuz zaman uykunuzu yeterince iyi almaya özen gösterin ve kendinizi rahatlatan şeyler yapın. Önemli: Arada bir hiçbir şey yapmamayı da deneyin. Sadece oturun ve düşüncelerinizle baş başa kalın.
Stresli olduğunuz zamanlarda sizi mutlu eden olayları düşünmeye ve onları hatırlamaya çalışın. Düşüncelerinizi sürekli olarak aynı şey etrafında toplamayın. Biraz rahatlayıncaya kadar dikkatinizi başka şeylere vermeye çalışın. Kronikleşmiş stres durumlarında ise en iyi çözüm sizi sıkan problemi iyi bir arkadaşla paylaşmak.
Bu konuda uzmanlaşmış kişilere göre stresi üzerimizden atmanın en iyi yolu hafif egzersiz yapmaktır. Mesela hızlı yürüme, yavaş koşu veya yüzme. Açık havada 20 dakikalık bir yürüyüş bile içinde bulunduğunuz stresli durumdan çıkmanıza yardımcı olacaktır. Kronik stres yaşıyorsanız: Haftada en az üç kez 30 dakika spor yapın. Ama kesinlikle kendinizi zorlamayın.
Bu tür rahatlama egzersizlerinin yararı kuşkusuz, bize nasıl rahatlayabileceğimizi ve enerji depolayabileceğimizi adım adım gösteriyor olmaları. Bu sayede kaslarımızı nasıl gevşetebileceğimizi öğrenebiliriz. Bu hareketleri piyasada çok sayıda bulunan kitaplardan da öğrenmek mümkün.
Bilinen en eski kuvvetlendiricilerden birisi magnezyum. Bu mineral stres hormonlarının üretimini bloke eder ve sinirlere yeteri kadar oksijen gitmesini sağlar. Stres faktörü olduğunda vücutta çoğalan serbest radikallere karşı ise antioxidan vitaminler en iyi çözüm. Bolca sebze ve meyve oldukça faydalı.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(oruç ve sağlımız)

kalbdenkalbe mesajlar(oruç ve sağlımız)

Sağlığın korunması, her bireyin üzerine ekonomik olduğu kadar, dini bir vazife. Çünkü sağlıklı olmayan bireyin üretici olamayacağı izahtan varestedir. Bir hafta çalışan insan, bir günlük hafta tatilini; bir yıl çalışan bir insan ise iş yasalarına göre yıllık ücretli izni hak kazanmaktadır. Bu haklar, bireyin sağlığını ve çalışma gücünü korumaya yöneliktir. Aynı şekilde bir yıl çalışan sindirim sistemimiz ve buna bağlı vücut fonksiyonlarımız da dinlendirilmeye ihtiyaç duymaktadır. Oruç sayesinde karaciğer, mide ve sindirim sisteminin dinlendiği, vücudun toksinlerden arındığı bilinmektedir.




Ramazan orucu, aynı zamanda İslam'ın 5 şartından biri olan ibadet şeklimiz. Ancak sağlıklı ve rahat bir Ramazan geçirmek için, mutlaka sahura kalkılmalı ve kahvaltı şeklinde tüketim yapılmalı. Oruç, iftarda zeytin, hurma ve su gibi hafif besinlerle açılmalı ve ılık bir çorbayla öğüne başlanmalı. Yemekler yavaş yenilmeli, mümkünse öğün iftar ile yatma saati arasında bölünmeli. Kepek ekmeği, sebze, meyve ve salata gibi posalı besinlerin tüketimine ağırlık verilmeli. Kızartmalardan uzak durulmalı. Sütlü tatlılar tercih edilmeli ve bol bol su içilmeli. Yemek kültürü, bu bakış açısına göre, gözden geçirilerek, en yağlı, en ağır besinlerin daha çok Ramazan ayında sofralarda yer almasına son vermeliyiz. İftardan sonra, teravih namazı yanında, mutlaka hafif egzersiz veya yürüyüş yapmalıyız.

Doktorlardan bazıları, "şeker, kalp, tansiyon hastaları ile gebeler, emziren kadınlar, düzenli olarak ilaç kullanmak zorunda kalanlar ile öğrencilerin oruç tutmaları doğru değildir" görüşündedir. Sıvı alımının yeterli düzeyde olması çok önemli; gün içinde de sıvı kaybını önleyecek şekilde yaşamak da gerekli. Organizma açlık sırasında düzenleyici mekanizmalarını devreye sokmaktadır. Vücut yağlarını daha etkin olarak kullanmakta; bazal metabolizmasını yavaşlatmaktadır. Daha az gıda alımı ile sağlıklı ve aktif kalma için gerekli düzenlemeler sağlanmaktadır. Böyle bir durumda aşırı miktarlarda veya dengesiz yemek yeme, kurulmaya çalışılan dengeyi alt-üst edebilmektedir. O halde Ramazan süresince beslenmemizde, mümkün olduğu kadar Ramazan dışındaki diyetimizi taklit ederek aşırılıklardan kaçınılmalıyız. Şeker hastaları başta olmak üzere, tüm hastalar mutlaka Ramazan sırasında oruç tutup tutamayacakları, oruç tutacaklar ise diyet ve ilaçlarının düzenlenmesi için doktora başvurmalı, doktor gözetiminde olmalıdır.

Ramazan ayında kan kolesterol ve ürik asid düzeyleri yükselebilir. Diyetisyenlere göre, günlük kalori ihtiyacının % 30 veya daha azı yağlardan temin edilmelidir. Sindirimi yavaş, liften zengin diyet, adaptasyonu kolaylaştıracak, tok tutacak, sağlıklı bir yaklaşımdır. Kompleks karbonhidratlar, baklagiller, sebze ve meyveler tercih edilmelidir. Şeker, beyaz un gibi rafine karbonhidratlardan, yağlı gıdalardan, sigaradan kaçınmalıdır. Hurma, lif, potasyum ve magnezyumdan zengin iyi bir karbonhidrat kaynağıdır. Yine fındık, ceviz, badem gibi kuruyemişler sağlıklı protein ve enerji kaynaklarıdır. Ramazan ayında mide asiditesi de artabilir. Yine, gastrointestinal sistem alışık olduğu ritmin dışına çıkar. Tüm bunlar yanma, ekşime, ağrı, şişkinlik gibi mide-barsak yakınmaların ortaya çıkışını kolaylaştırabilir. Toplumda mide yakınmalarının önemli bir sebebi gastroözofageal reflu hastalığıdır. Özellikle, bu hastaların iftar ve sahurda aşırı miktarlarda yemesi, yemek yedikten hemen sonra yatmaları, şikayetlerinin artmasına yol açacaktır. Yine yağlı gıdalar, kızartmalar, salçalı yemekler, turunçgiller, sigara, kafeinli içecekler yakınmaları arttıracaktır. Kafeinli içecekler ayrıca hafif de olsa idrar söktürücü etkiye sahiptir. Dolayısı ile vücudun, oruçlu kaldığı dönemde susuz kalmasını kolaylaştırabilir. Hamilelik ve emzirme, enerji ve değişik besinlerin gereksiniminin arttığı bir dönemdir. Oruç bu gereksinimlerin yerine konulmasını engelliyor ise, ertelenmelidir. Din kaynaklarında da bu dönemler ile ilgili fleksibilite dikkat çekicidir.

Aşırı kilolu insanlar için Ramazan bulunmaz bir fırsattır. Hafif fiziksel aktivite ile zenginleştirilmiş, doktor gözetiminde dengeli bir diyet, Ramazan'ın psikolojik, sosyal ve inanç boyutu ile kilo verme, yaşam şeklini değiştirme için iyi bir başlangıç olabilir. Şişkinlik, gaz, mide yakınmaları, sindirim sisteminin yeni ritmine alışana kadar daha sık ortaya çıkmaktadır. Bunun için Ramazan öncesi gıda alışkanlığımızdan sapmamak gerek. Uykunun iyi alınması, tuvalet gereksiniminin ertelememesi çok önemli. Özelilikle sahurda yağlı, salçalı yemekler, kızartma, turunçgiller, sigara, kafeinli-gazlı içeceklerden kaçınmalıyız. Gerekirse bu yakınmalarımızı kontrol altında tutabilmek için, doktorumuzun tavsiye ettiği ilaçları kullanmalıyız. Mide yakınmalarına neden olabilen tedavilerin başında ağrı kesici-romatizma ilaçları gelmektedir. Bu ilaçlar, gıda, stres gibi faktörlerle birlikte ülser vb problemlere sıkça yol açabilmektedir. Özellikle bu tür ilaçlara gereksiniminiz olduğunda doktorunuzun önereceği, sindirim sistemi üzerine daha az zararı olan ağrı ve romatizma tedavisini, yine doktorunuzun size önerdiği şekilde kullanılması önem taşımaktadır. Gerek ülser hastalarında gerekse de dispepsiye yol açan diğer hastalıkları olan hastalarda 24 saat boyunca mide asidini kontrol altında tutabilecek, etkeni ortadan kaldırarak kalıcı çözüme ulaştırabilecek, ilaçlar mevcuttur. Gerekli diyet, davranış ve ilaç modifikasyonları ile, doktor gözetimi altında çoğu kez oruç tutmak mümkün olabilir.

Kısaca söyleyecek olursak, oruç, fakirleri düşünüp kollamak, ülke düzeyinde gelir dağılımının düzelmesi için yoğun ekonomik çabalar göstermek kadar, bireyin kendi sağlığını kollamasını da öğrenme ve disipline sokma mevsimidir.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(bir şifalı bitki çörek otu)

kalbdenkalbe mesajlar(bir şifalı bitki çörek otu)

Bu bitkinin faydalanılan kısmı tohumudur. Bu bitki ile ilgili Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in de bir müjdesi vardır:
"Çörek otu; ölümden başka her türlü hastalığa şifadır."
Genelde en çok yemeklerde baharat, tatlandırıcı olarak kullanılır. Unlu yiyecekleri süslemek, lezzet vermek için de kullanılır.
Halk tababetinde esas özelliği ve faydaları:
1– Gaz giderir.
2– İdrar söktürür.
3– Bronşit ve öksürüğe iyi gelir.
4– Süt çoğaltır.
5– Ağız kokusunu giderir.
6– Bel gevşekliğine iyi gelir.
7– Solucan düşürür.
8– Tansiyon düşürür.
9– Sara hastalarına iyi gelir.
10– Böbrekteki taşların düşmesine yardımcı olur.
11– Sürekli kullanılması halinde adet düzenler.
12– Sirke ile birlikte ısıtılıp karın üzerine sürülürse kıl köklerini öldürür.
13– Kan temizleme özelliği vardır.
14– Ağrı kesici özelliğe sahiptir.
15– Emniyetlerden sonra ve kanser vakalarında sürekli kullanılmasında faydalı olacaktır.
16– Vücudun direnç gücünü artırır.
17– Saçı siyahlaştırır ve cildi besler.

Zararları:
Bilinen bir zararı yoktur fakat, kavrulmuş olanı yukarıdaki faydalı etkileri yapmaz.

Kullanım Şekli:
Üç katı balla karıştırıp, sabah akşam birer çay kaşığı yenilmelidir. Yahut ezilmiş çörek otu, gündelik yiyeceklerle birlikte yense de olur. Kanser vakalarında, ısırgan tohumu ile birlikte ezilerek, üç katı balla karıştırılarak, sabah, öğlen ve akşam birer tatlı kaşığı yenilebilir.

Kullanım Süresi:
Şikâyet ortadan kalktıktan sonra, üç ay daha devam edilmesinde yarar vardır. Midesi hassas olanlar kullanmakta zorluk çekerlerse, midesi iyileştikten sonra kullanmalıdırlar.
Sebep bizden, şifa Allah'tan…

KANSER HASTALIĞI
Uzun yıllardan beri milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Kanserin gerçek yüzünü, ne kanser uzmanları ne de halkımız biliyor. Bugün ülkemizde kanserle ilgili bir istatistik yapılsa ve halka bu konuda düşüncesi sorulursa, geçmişten gelen bir birikimle çoğundan alacağımız yanıt "Kanserin ölümcül bir hastalık olduğu ve ona yakalanan bir insanın da illa öleceği ve ondan kurtulmanın mümkün olmayacağı" şeklinde olacaktır.
Oysa birçok hastalıkta olduğu gibi, kanserinde mutlaka bir çaresi vardır. Önemli olan onu bulmak ve zamanında kullanmaktır. Kanserden iyileşmenin en etkin yolu, erken teşhis, doğru teşhis ve doğru tedavidir. En önemlisi onu erken fark etmek ve gereğinin yapılmasıdır.
O yüzden onu tanımak çok önemlidir. Biz bu sayıdaki yazımızda onu özet olarak tanıyacağız. İleriki yazılarımızda onun ne gibi belirtilerle geleceğini ve neler yapmamız gerektiği gibi birçok konuyla alakalı bilgi almaya çalışacağız.

KANSER NEDİR?
Kanser; insan vücudundaki normal doku ve hücrelere her türlü iç ve dış etkenlerin uzun süre olumsuz etki yapmaları neticesinde, hücrelerin normal parçalanma–yetişme–gelişme kanuniyeti bozulduktan sonra, hücreler anormal bir şekilde çılgınca parçalanma, bölünme ve çoğalma neticesinde ortaya çıkan her türlü şişlikleri gösterir. Normalde insan vücudundaki hücreler, sürekli dengeli bir şekilde öğretilip tüketilirken, yaşlanan, ölen hücrelerin yerine, yeni genç hücreler alır. Vücut da devamlı olarak bu şekilde devridaim olmaktadır. Eğer her türlü sebepler neticesinde insan vücudunun ayrı bir bölümünde (yerinde) hücrelerin ritimli bir şekilde gelişmesi (öğretilmesi) bir aksamaya uğrarsa yahut hücrelerin gelişmesi normal–dengeli olmazsa, o bölgede kanser şekillenir, ortaya çıkar. Oluşan şişlikler kendi gelişme özelliği ve organlara gösterdiği etkisinin ağır–hafifliğine göre iyi huylu şişlikler ve kötü huylu şişlikler diye ikiye ayrılır.
Bu tür şişlikler sadece insan vücudunda ortaya çıkmayıp, hayvanlarda, bitkilerde, ağaçlarda; yani canlı olan her şeyde ortaya çıkmaktadır. İnsan olarak saçtan başka, tüm organlarda bu tür şişlik ve hastalıkla karşılaşmak mümkündür.
Kötü huylu şişlikler (kanserler) aslında dış etkenlerin iç sebeplere olumsuz etki göstermesi neticesinde ortaya çıkmaktadır. Kimyevi, fiziki, biyolojik amiller kanserin ortaya çıkmasında sebep olan dış etkenlerdir. Hangi sebepten olursa olsun, vücutta bir kanser hücresi meydana gelirse, bu sürekli olarak çoğalır.
İlk başlangıç aşamalarında normal hücrelere gücü yetmediği için, uzun süre içerde gizli kalırlar. Bazıları gelişim aşamasında ölüp yok olsa da, birçoğu bazı organlar yardımı ile etrafındaki diğer bölgelere sıçrarlar ve bu bölgelerde diğer sağlıklı hücrelerle besin kavgası yaparlar. Çünkü onlarında sağlıklı hücreler gibi beslenmeğe ve üremeye ihtiyaçları vardır. Bu kanserli hücreler diğer taraftan, her türlü zehirleri etrafa yayarak, kendilerine yeni hudutlar belirlerler ve güç toplarlar.
Kanser hücrelerinin bazıları toplu halde sabit bir yerde çoğalırken, bazıları etrafa yayılırlar ve bazıları da kan ile birlikte tüm vücudun değişik yerlerine dağılırlar. İyi huylu kanser, etrafa fazla yayılmaz. Kötü huylu olanı hem etrafa yayılır, hem de vücudun başka bir yerine göçer. Genelde her türlü kanser, uzun süre tedavi edilmezse bir gün başka bir bölgeye göçerler.
Uzun yıllardan beri araştırmalar neticesinde uzmanlar insan vücudunun kendisinde de kansere zemin hazırlayacak bir yapıda olduğunu, bazı dış etkenlerin sebebiyle normal hücrelerin gelişmesinde, yetişmesinde bir değişiklik meydana gelerek uzun zaman sonra yavaş–yavaş kanser hücrelerini oluşturduklarını ortaya çıkardılar. Hatta bazı onkologlar (kanser uzmanları) her insanda kanser hücresinin olduğunu fakat ne zaman vücut onun yaşayabildiği zemini hazırlar ve vücudun savunma (müdafaa) sistemi zayıflar işte o anda, onun ortaya çıkacağını ileri sürmüşlerdir. Kötü huylu kanserin ortaya çıkmasının esas sebepleri ise:
1–Dünyamızda var olduğu kanıtlanmış kanseri tetikleyen 6000 çeşitten fazla kimyevi maddenin sebep olması…
2– Her türlü ışınların hayatımızla iç içe olması…
3– Her türlü virüslerin dünyamızda var olması…
4– Yanık, darbe, emniyet gibi vücut yapımıza direk etki gösteren vaka ve olaylarla iç içe olmamız…
5–Yaşam şartlarımızdaki zorlukların verdiği her türlü sinir, stres, ruhi biçim ve darbeler…
6–Beslenmemizdeki çarpıklıklar, beslenme bozuklukları yani dengesiz ve kalitesiz beslenmek…
7–Hayatımızdaki kötü alışkanlıklar; içki, sigara, fuhuş, temizliğe yeterince özen gösterilmemesi, hava ve çevre kirliliği…
Bundan başka birçok sebep sayabiliriz ama genelde bunlardır. Aslında kanser çoğu zaman birkaç olumsuz sebebin aynı anda cereyan etmesinden ve onun sürekliliğinden kaynaklanan bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır.
Anlaşılan o ki; kanser olabilmek için bilinçli veya bilinçsiz bayağı bir uğraş vermek gerekiyor. Mesela bir tek sigara içen insan dahi, aslında sigara dumanı ile birlikte onlarca kanser yapıcı kimyasal maddeyi vücuduna almış olmaktadır. Bu maddeler, ne zaman kendi yaşayabileceği zemini bulduğu anda, ortaya çıkmaktadır. Oysa insanlar, gizlenen düşmanı fark etmedikleri için, eski kötü alışkanlıklarını sürdürürler.
Düşman ortaya çıktıktan sonra iş işten geçmiş olur. Özellikle sigara içen Müslümanları anlamakta inanın zorlanıyorum. Müslüman ferasetli olmalıdır. İradesine hâkim olanlar her işte başarılı olurlar. Her neyse bu kadar sitem yeterlidir. Asıl sorunumuza dönecek olursak, "Kanser nedir" bu sorunun cevabı özetle şudur.
Kanser; Vücudun doğal dengesinin bozulmasıyla hücrelerin anormal bir şekilde çoğalmasını tanımlamak için kullanılan bir hastalık terimidir. Öyle ki vücuttaki anormal hücreler normal dokuları kaplar ve diğer organlara yayılırlar. Eğer zamanında tedavi edilmezse, sonuç olarak da o organlarda işlev bozukluğu ve dolayısıyla da ölüme yol açarlar. Bu sayımızda kısaca kanserin ne olduğunu tanıtmış olduk.
Kanserin vücuttaki belirtileri, korunma yöntemleri, organlar bazında tek tek ele alınacaktır. Bu yazı dizimizin bir sonraki bölümünde görüşmek dileği ile son olarak Cenab–ı Allah'tan hepimizi her türlü gizli ve aşikâr hastalıklardan korumasını niyaz ederim. İçinde bulunduğumuz her türlü sıkıntılardan bizi en kısa zamanda kurtarsın. Tüm sıkıntıları yenebilmemiz için hepimize güç ve sabır ihsan etsin.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(EPİLEPSİ//50 HERTZ TV //COLA

kalbdenkalbe mesajlar(EPİLEPSİ//50 HERTZ TV //COLA

Basimizdan gecen kötu bir olay

12 Eylul sabahi 10 yasindaki oglum yatagindan kalktiktan 10 dakika
sonra
lavabo'nun önunde kriz gecirdi. Yerde vucudu kaskati iken
titremelerle
birlikte, göz bebekleri kayboldu, nefes zorlugu, agizda
köpurmeler.
Hemen
acile kaldirildi. Yapilan tastlerden sonra konulan teshis sara
(epilepsi)
idi. İlac tedavisine baslandi.

Daha soku uzerimizden atamadan 9 gun sonra 21 Eylul sabahi 07:00
de
oglum
benim yanimda yatakta iken yine kriz gecirdi. İlk mudehaleyi



yaptiktan
sonra bu sefer Fakulteye gittik. Orada da yeniden tetkikler
yapildi.
Teshis
ayni idi. Bizdeki belirtilere göre 8-14 yasindaki cocuklarda
görulebilen
bir sara cesidi imis. Kullanilan ilac 20-21 gun sonra beyne
ulastigi
icin,
beyin henuz ilactan fayda görmeye baslamamis idi.

Arastirmalarimiza göre ve bu konuda en iyisi oldugunu ögrendigimiz
Fakultedeki profesör'den ( Mehmet Okan) randevu almistik. Dun
yapilan
görusme ve muayeneden sonra hocanin bize (sizlere de) dikkat
etmemiz
gereken konular sunlar idi.

- Epilepsi'yi tetikleyen unsurlar 50 Hertz TV' ve
Monitörlerdeki
resim kaymalarini cocuk beyni daha kolay algilayayip, beyin, istem
disi bu
atlamalari takip ettigi icin yoruluyormus. Yorulan beyin daha
sonra
bir
bosalma istegiyle vucuda nöbet gecirtiyormus. Bu nedenle mumkunse
50
Hertz
uzerindeki cihaz kullanimi. (Avrupa'da 60 Hertz altinda TV
uretilmesi
yasaklanmis.) Oglum bu yaz hemen hemen her gun saatlerce 50 hertz
olan
TV'de playstation ve yanindaki Bilgisayar'da oyun oynadi. Bir cok
arkadasimin cocugu, yegeni de ayni durumda oldugu icin bu maili
hazirlayarak uyarmak istedim.

- Tetiklemeyi yapan diger bir unsur "kafein" yani Kola.
Profesör
cocuklarin beyni icin kolanin cok zararli oldugunu belirtti.
Kafeinli
iceceklerden özellikle kola ve enerji iceceklerinden cocuklari
uzak
tutun
dedi.

- Tetiklemeyi yapan bir diger unsur da yanip sönen
isiklar,
yani
disko isiklari. Bu isiklari evde karanlikta veya los isikta
izlenilen
Tv
veya bilgisayar olunlari olusturuyor. Tv' yi en az 3 metre ve
aydinlik
ortamda izlenmesini ve özellikle söyledi hoca. Bilgisayari ise
gunde
en
fazla 20 dakika ile sinirladi.

- Son nöbetten sonra en az 2 yil surekli (kontrollu) ilac
kullanimi
ile sorunun epeyce giderilebilecegini ve 14 yasindan sonra %96
oraninda bir
daha nöbet gecirilmeyecegini belirtti.


M.ERKAN ADALAR
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(gece yolcusu)

kalbdenkalbe mesajlar(gece yolcusu)

Yıldızları ilk defa o gün seyretmiştim. İnanır mısınız, o ânı hiç unutmuyorum. Birkaç dakikalığına da olsa, bir gece yürüyüşünde huzur bulmuştum. Milyonlarca yıldız vardı gökyüzünde ve aklıma yine bir soru takılmıştı: "Acaba onlar da kendilerini, kendi varlıklarını, ya da yokluklarını düşünüyorlar mı?"



Gecelerden, gece karanlıklarından, gece yolculuklarından ve gece yarısı yalnızlıklarından nefret ediyorum." diye başlamıştı anlatmaya…
"Belki kendimle baş başa kalmaktan korktuğum için, belki kendimden kaçtığım için, belki de kendimle yüzleşmemek içindi bu nefret ediş. Her zaman söylediğiniz bir şey vardır sizlerin:
'Kendinle yüzleşmekten korkma' ve 'Ben kimim?' sorusunun cevabını en kısa sürede ver, diye. Şu anda siz belki de, bunu, bana nasıl söyleyeceğinizi düşünüyordunuz. Ben sizi yormadan daha da fazlasını söyleyeyim:
Ben kendimle yüzleşmekten korkuyorum, etrafımda hiç kimsenin olmadığı ve kendimle baş başa kaldığım zamanlar çok acı çekiyorum. Gecelerin benim için bu kadar sorun oluşu ve elem verişinin nedeni belki de bundan kaynaklanıyordur. Gece uyumak için başımı yastığa koyduğumda, gecenin o ıssız ve derin karanlığı beni içine çekiyor, beni yutuyor…
İşte o anda, varlığımı ya da yokluğumu algılayamıyorum. Nerede olduğumu, ne işe yaradığımı, daha da önemlisi kim olduğumu, diğer insanlardan farkımı; yahut niçin onlardan birisi gibi olmadığımı düşünüyorum. Belki size gülünç gelecek; fakat açık konuşmamı siz istediğiniz için bir şeyi itiraf edeceğim: Ben, tüm bunların farkında olmama rağmen, gecenin o esrarlı ve yok edici yalnızlığından kurtulmak için hiçbir çaba sarf etmiyorum. Üstelik tüm ışıkları kapatıyor ve perdeleri de iyice çekerek odama giren küçücük aydınlıkları bile engelliyorum. Gece yolculuklarım genellikle bu şekilde başlıyor. Bu yüzden ne olursa olsun diyorum, umurumda değil, 'Canı cehenneme her şeyin!' diyorum ve kendimi gece karanlığının, gece yarısı yalnızlığının koynuna bırakıyorum.
Bu gece yolculukları bazen öyle bir boyuta varıyor ki, zaman ve mekân adına hiçbir şey kalmıyor zihnimde. Gece benim içime giriyor; ben de gecenin… Karanlıklar ruhumu, düşüncelerimi, zihnimi istila ediyor; ben ise gecenin karanlığına iyice karanlık veriyorum. Öyle ki, kendime bakınca gece karanlığının benden daha aydınlık olduğunu görüyorum. Ben, kendimi unutmak için geceye sığınıyorum; fakat olmuyor. Kendimden kaçtıkça kendimle karşılaşıyorum. "Öyle şey olur mu?" demeyin sakın! Kaçtığım her yerde ve her şeyde kendimi görüyorum.
Siz, hiç saatlerce yürüdünüz mü gecenin en koyu ve en karanlık anlarında? Siz, kim bilir belki de başınızı yastığa koyar koymaz uyuyorsunuz ve güzel rüyalar görüyorsunuzdur. Uykusuzluk nedir bilir misiniz siz? Sabahlara kadar zihninizde kehkeşânlar cirit attı mı hiç? Oysa ben rüyalarımda bile mutlu olamıyorum, rüyalarımda bile gece karanlıkları hüküm sürüyor benim…"

Kimsenin olmadığı yerde
Derin ve uzun bir sessizlik…
Yorulmuştu anlaşılan gece yolcusu. Yaşadıklarını anlatmak bile ıstırap veriyordu ona. Soruları, benim değil de onun sorması, hatta kendisine soracağım soruları bile önceden tahmin edip cevaplandırmaya çalışması, zeki bir insan olduğunu gösteriyordu. Bir süre sonra hafif bir ses tonuyla, devam edeyim mi dercesine "Nerede kalmıştık?" diye sormuş ve gece yürüyüşlerini anlatmaya başlamıştı:
"Her şeyi unutmak için, özellikle de kendimi unutmak için, çoğu zaman gecenin en koyu karanlığında üstelik hiç kimsenin olmadığı yerlerde, şehir ışıklarının görünmediği, ıssız patika yollarda nereye gittiğimi dahi bilmeden saatlerce yürüyorum. Yine olmuyor, attığım her adımda kendimi görüyorum. Yürüdükçe kendimden iyice nefret ediyorum; fakat yine de yürüyorum… Ay görünüyor birden ve dolunay şeklini alıyor daha sonra. Gecenin o koyu karanlığını yok eden dolunay; benim içimdeki karanlıkları yok edemiyor. Bir keresinde dolunaya bakmıştım; lâkin bir ayna gibi dolunayda da kendimi görmüştüm, hem de kapkaranlık…
Bir gün yine yürürken gece karanlığında, bir yıldız kaymıştı gökyüzünden. Yıldızları ilk defa o gün seyretmiştim. İnanır mısınız, o ânı hiç unutmuyorum. Birkaç dakikalığına da olsa, bir gece yürüyüşünde huzur bulmuştum. Milyonlarca yıldız vardı gökyüzünde ve aklıma yine bir soru takılmıştı:
"Acaba onlar da kendilerini, kendi varlıklarını, ya da yokluklarını düşünüyorlar mı?" diye. Sorular devam edip gitmişti, tabiî ki o birkaç dakikalık huzurum da… Kim bilir belki de o kayan yıldızda annemi gördüğüm için beni bu kadar etkilemişti; fakat o da nihayetinde kayıp gitmişti, tıpkı annem gibi… Diğer yıldızlara da bunun için bakmıştım belki de uzun uzun... "
Sözünü kesmek istemiyordum "gece yolcusu"nun; lâkin çok önemli bir şey yakalamıştım: Annesi... Annesinin onun için ne anlama geldiğini, hayatındaki yerini öğrenmeliydim.
"Annenden bahseder misin biraz?" dediğimde önce susmayı tercih etmişti. Bir müddet sonra ise, pencereye doğru hafifçe yürüyerek anlatmaya başlamıştı:
"Bana en çok değer veren, ruhumu okşayan, sen varsın diyen ve yanında olduğumda en çok rahatladığım insanı, yani annemi, uzun bir gece yolculuğunda, bir trafik kazasında kaybetmiştim. O geceyi hiç unutmuyorum. Günlerce, özellikle de geceler boyunca ağlamıştım. Keşke demiştim, keşke o gece ben de ölseydim. Fakat, fakat…
Oysa o gece yolculuğuna çıkmadan bir önceki gün, saatler süren bir yürüyüş yapmıştık sahil kenarında ve ağaçların gölgeleri arasında…
Sonra her güzel şey gibi tatil de bitmiş ve eve dönme vakti gelmişti. Sabah otobüslerinde yer kalmadığı için akşam seferinden yer ayırtmıştık. İkindiden sonra başlayan yağmur ise, her yeri ıslatmış, küçük gölcüklere ve kısa mesafeli sellere bile dönüşmüştü. Annemle en son o yağmurlu yolda yürümüştük beraberce. Durağa gelene kadar ikimiz de sırılsıklam olmuştuk. Annemin sıcaklığını orada bir kez daha hissetmiştim. Nihayet otobüs gelmiş ve yolculuk başlamıştı. O güne kadar annemi hiç bu kadar düşünceli ve suskun görmemiştim, dalıp gidiyordu uzaklara…
"Yol uzuyor, gece uzuyor ve yağmur da hâlâ yağmaya devam ediyor." Annemin söylediği en son söz bu olmuştu; oysa kendi yolculuğunun bittiğinden haberi bile yoktu. Çünkü bu son sözlerinden birkaç dakika sonra, evet birkaç dakika sonra…"

Gece neye gebeyse
onu doğuruyor
Gözleri dolmuştu Gece Yolcusu'nun. Belli ki yine o ânı yaşıyordu, o sahne gelmişti aklına ve annesi… Bir süre o da susmuştu ben de. "Gözyaşların dile gelseydi ne söylerdi?" diye sorduğumda bana şu cevabı vermişti:
"Gecelere, gece yolculuklarına ve geceyle gelen hüsran yağmurlarına sonsuza kadar haykırırdı her hâlde…"
Gece karanlığını, gece yarısı yalnızlığını niçin sevmediği de bu şekilde ortaya çıkmıştı. O güne kadar sığındığı tek liman annesiydi anlaşılan ve onu kaybedince, sonsuz bir deryada sığınacak hiçbir liman bulamamıştı. Kendisini hayata bağlayan, değer veren annesini kaybedince kendisini de kaybetmişti. Geçmişe mahkûm olmuş bir hâli vardı. Baktığı her yerde annesini görmesi onu derinden etkiliyordu. Kayan yıldızda da annesini gördüğünden yıldızlar ve gökyüzü onun için ayrı bir önem taşıyordu. Annesinden kalan eşyaları, fotoğrafları daha da önemlisi tebessüm dolu o sıcacık bakışı, güler yüzü ne zaman gelse aklına, dalıp gidiyordu. Hayatla ilk defa yüz yüze gelmişti ve hayatı sorgulamaya başlamıştı.
Gece Yolcusu, "Hayat nedir?" diye sormuştu bir defasında. "Hayat, yaşamak demekse, yaşayanlar niçin ölüyorlardı? Gelenler gidiyorsa, bu nasıl hayat oluyordu?" Hayat denilen şey bu muydu? diye de eklemişti. "Geceleri ben hiç yalnız kalmamıştım, annemin sesi, kokusu, bedeni ve her şeyi beni sarıyor ve kuşatıyor." diyordu. O uzun gece yarısı yolculuklarını belli ki annesini bulmak için yapıyordu. Ki, annesini bulduğunda kendisini de bulacaktı.
"Gündüzlerin, gündüz hayatın nasıl geçiyor?" diye sorduğumda ise:
"Gündüz, geceden doğuyor, gecenin içinden çıkıyor, gecenin bittiği yerde başlıyor. Gece olmasa, gündüz de olmazdı…" demişti. Yani her şey geceyle başlıyordu onun için. Her şeye olumsuz ve karanlık bakar hâle gelmişti. Hatta bir gün güneşin ışık değil de karanlık yaydığını bile söylemişti. Mevlânâ Hazretleri'nin bir sözü gelmişti o anda aklıma. Diyordu ki Mevlânâ:
"Gece neye gebeyse onu doğurur." Onun zihninde gece öyle bir şekil almıştı ki; ne ayışığı, ne dolunay, ne yıldızlar ve ne de yıldızların kayması onu etkiliyordu. Dolunayın o muhteşem görünüşü onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu. O kayan yıldız, boşuna kaymamıştı halbuki. Bir şeyler anlatmak istiyordu kendi hâlince. Gökyüzünün huzuru, sükûneti, dertsiz ve çatışmasız hâli değil de; karanlığı, sessizliği ve yalnızlığı etkiliyordu onu. Oysaki onlar yalnızlık nedir bilmiyorlardı. Onlar varlıklarını ya da yokluklarını sorgulamıyorlardı çünkü.

Gece yalnızlıklarının
tadı başka oluyor
Günler geçti, haftalar, aylar ve sonra yıllar...
Onu en son gördüğümde "Bomba gibiyim." demiş ve devam etmişti:
"Size anlattıklarımdan ve anlatamadıklarımdan; sizin yıldızlarınızdan, dolunay ve gökyüzünüzden, sabahlardan ve sabaha dâhil olanlardan o kadar çok şey öğrendim ki, demişti. Mutlu ve huzurlu bir ailem var şimdi, iki de çocuğum. İkisi de birbirinden sevimli iki çocuk; düşünebiliyor musunuz?… Onlara bakınca, onları seyredince kendi çocukluğumu hatırlıyorum, hele "Anne, anne!" diye bağrışmaları beni o kadar etkiliyor ki, anlatamam. Çocuklarımın annelerine olan bu saf ve duru ilgilerini görünce ruhum yerinden oynuyor, sanki dünyalar benim oluyor ve tam o sırada kendi annemi hatırlıyorum ve ona fâtihalar gönderiyorum. Daha da önemlisi, annem kadar olmasa da, beni anlayan, bana değer veren bir eşim var. Hayatın gerçek güzelliğini tekrar eşimde ve çocuklarımda yakaladım." diye de eklemişti.
Anlaşılan o ki, ilgi görmeye, değer verilmeye hâlâ ihtiyacı vardı.
Sonra yine gecelerden bahsetmişti; fakat bu kez "Gece yarısı yalnızlığı"ndan değil; gecelerin insanlara anlatmak istediği mesajlardan, gecelerin güzelliğinden, gökyüzünün gece görünüşünden, ayışığından, dolunaydan, yıldızlardan, özellikle de yıldız kaymalarından bahsetmişti. "Bunlardan hep sen bahsedecek değilsin ya!" diyerek de bana çıkarma yapmıştı...
Gece Yolcusu, bu seviyeye nasıl gelmişti, onun ağzından dinleyelim:
"Ben, bu seviyeye birkaç dakikalık da olsa, gecelerin karanlık olmadığını anlatmak isteyen, küçük bir yıldızın kayması ve gönlüme huzur doldurması sayesinde kavuştum. Yani yüce Allah'ın bir küçük mesajı ve ruhumu uyandırmasıyla. Tabiî ki sizi de unutmamak gerek. Bana gökyüzünü, dolunayı, ayışığını ve yıldızları anlatmasaydınız, onları yakalamamış olsaydınız ve bunların Allah ile olan bağlantılarını çözümlemeseydiniz, şu anda belki de ben, burada olmayacaktım...
Gece yarısı yalnızlıklarım ise hâlâ devam ediyor, yine gece yürüyüşleri yapıyorum, eskisi kadar olmasa da... Fakat bu yürüyüşler, o kadar huzur veriyor ki, anlatamam. Kendimden kaçmak için değil; kendimi tam manasıyla bulmak için yürüyorum. Yaratıldığım o ilk güzelliği yakalamak için yürüyorum. Bir bebeğin yüzündeki temizliği, saflığı, karşılıksız tebessümü, berraklığı elde etmek için yürüyorum. Yürüdükçe kendimi biraz daha tanıdığımı hissediyorum. Kendini tanımayanın, Allah'ı tanıyamayacağını bildiğim için, yürüyüşlerim hep kendimi tanımak için oluyor. Her geçen gün farklı bir yönümü keşfediyorum, üstelik sadece geceleri değil gündüzleri de yürüyorum. Fakat gece yürüyüşlerinin, gece yalnızlıklarının tadı başka oluyor. Tüm bunlardan sonra gecelerimin sabahla buluşmasını, sabaha dâhil oluşlarını seyrediyorum ve son terapilerimizden birisinde hafifçe mırıldandığınız Mevlânâ'nın sözünü hiç unutmuyorum:
"Gece neye gebeyse onu doğuruyor."

*** *** ***
Geceler değildi aslında karanlık olan…
Bizim gecelere yüklemiş olduğumuz bakış açılarımız kararmıştı…
Nasıl ki gündüzler güneşsiz ve bulutsuz olmuyorsa; geceler de aysız ve yıldızsız olmuyordu.
Ve bu uzun geceler her zaman olduğu gibi yine sabaha dâhil oluyordu. Fakat sadece "Gece hayatı" yaşayanlar seyredebiliyordu bu dâhil oluşu...
Gecelerin ne anlama geldiğini, ne anlatmak istediğini bilenler görebiliyordu ancak...

***
Gece Yolcusu, yolculuğuna devam ediyordu, hem de en güzel yollardan... Ve hangi yol olursa olsun, tüm yolların Allah'a çıktığını çok iyi biliyordu.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(grip ve nezle)

kalbdenkalbe mesajlar(grip ve nezle)

Genelde en çok rastlanan hastalıkların başında nezle ve grip gelmektedir. Bu hastalıklar özellikle havanın çok değiştiği mevsimlerde kendini gösterir. Çevre ve hava temizliğinin bozulduğu yer ve zamanlarda bu hastalıklarda daha da artış olmaktadır. Genelde vücut direnci zayıf olanlar ve yaşı küçük çocuklar bu hastalığa sık sık yakalanırlar. Bundan başka taşıma araçları gibi kalabalık ortamlardan dolayı nefes yoluyla da bir başkasına bulaşabilir.
Nezle ve gribin vücut belirtileri şunlardır:
Genelde hafif oranlarda baş ağrısı, burundan su akma, hapşırık, vücutta ağırlaşma, halsizlik gibi belirtiler olur. Ama ağır ve bulaşıcı olanlarında ise tüm vücutta titreme, ateş, yüz ve gözlerde kızarma, baş ve tüm vücutta ağrı, kabızlık ya da ishal, ses bozulması, burundan kötü koku hissetmek gibi belirtiler görülür. Beynin ön kısmına toplanan sıvının burundan akması grip, sıvının dimağın içine doğru akması ise nezledir. Nezle sıvısı çok keskin bir sıvı olup, eğer o sıvı akciğer kanallarına inerse, akciğer iltihabı; göğüs perdelerine inerse, göğüs perde iltihabı, mide ve bağırsaklara inerse; o organlarda yara ya da iltihaba sebep olabilir. Bu sebepten nezleyi çok ciddî bir şekilde tedavi etmek gerekir. Birçok insanlar bu hastalığı ciddiye almazlar, çünkü kısa sürede geçebilir diye düşünülür, oysa bu hastalık tüm hastalıkların başlangıcı yani anası konumundadır. Zamanında tedavi edilmezse bu hastalık kabızlık, ishal, eklem ağrıları, uzun süreli baş ağrısı, çocuklarda kuru öksürük, akciğer iltihabı, kızamık gibi birçok hastalıklara sebep olmaktadır.
Nezle ve gribe yakalanmamak için en çok dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır:
Vücut temizliğine dikkat edilmeli,
Temiz ve taze yemekler yenilmeli,
Bol su, sebze ve meyve tüketilmeli,
Çok yağlı ve aşırı kızarmış yemeklerden uzak durulmalı,
Çok güneşli veya sıcak ortamda uzun süre kalmamalı,
Havanın değiştiği mevsimlerde ilkbahar ve sonbaharda baş soğuk suda kesinlikle yıkanmamalı,
Çok ince giyinmemeli, vücut her zaman sıcak tutulmalı,
Özellikle kış aylarında baş ve ayak sıcak tutulmalı,
Terledikten sonra birden soyunup soğuk ya da rüzgârlı ortamlara çıkılmamalı,
Çok sıcak ve soğuklarda aç kalınmamalı,
Ağır işlerde çalışırken zamanında istirahat edilmelidir.

BİR ŞİFALI BİTKİ: ZENCEFİL
Zencefilin esası, özelliği ve faydaları genelde özet olarak şunlardır:
İştahı açar,
Vücuttaki zehirli gazları dağıtır,
Sinirleri güçlendirir,
Krampları önler,
Mide ekşimesini önler,
İshali keser,

ZARARLARI:
Uzun süreli ve fazla kullanıldığında boğaz ağrısına sebep olur.
KULLANIM ŞEKLİ:
1–2 gr. Zencefili ezdikten sonra 3 katı kadar balla karıştırıp sabah ve akşam tok karna içilir veya yemek arasında tatlandırıcı olarak da kullanılabilir.
KULLANIM SÜRESİ:
Şikayet ortadan kalktıktan hemen sonra kesilir. En fazla 6 ay kullandıktan sonra 3 ay ara verilmelidir.
Cenab–ı Allah hepimizi her türlü gizli ve aşikâr hastalıklardan ve belâlardan korusun. Âmin!... İçinde bulunduğumuz her türlü sıkıntılardan bizleri en kısa zamanda kurtarsın. Âmin!... Tüm sıkıntıları yenebilmemiz için hepimize büyük sabırlar ihsan etsin. Âmin!.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
kalbdenkalbe mesajlar(felaket asrı 21.yüzyılın insanı)

kalbdenkalbe mesajlar(felaket asrı 21.yüzyılın insanı)

Daha da önemlisi aile içi iletişim bile kopmuş, eşler bir birine yabancılaşmış, çocuklarla ilgilenen kalmamıştı. O hâlde çocuklar da televizyonla ilgilenmeliydiler!.. Olan olmuştu bir kere. Bu sonradan odalarımıza girenler bizi, yani kişiliğimizi, yani benliğimizi, yani her şeyimizi almıştı.

Mutlaka küçük de olsa bir problemi olan insanlarla ilgilenmenin ağır bir sonucu olan, karamsar bir atmosfere mi dönüşüyordum; yoksa içinde bulunduğumuz şu son asrın insanları mı beni böyle düşündürüyordu?
Birincisinin doğru olmadığından emindim; çünkü insan kendisini görücüydü, dünyadaki tüm insanları kandırsa bile, kendisini kandıramazdı. O hâlde ister istemez diğer seçeneğe yönelmek gerekiyordu:
Hiçbir şeyin memnun etmediği günümüzün insanlarını irdelemeli ve bu negatif tabloya bir an önce çözümler sunulmalı, bir şeyler yapılmalıydı. Modern insanın sorunlarına klasik şablonlarla bakmaktansa, yeni fikirler üretilmeliydi…


Bedenler dolduruluyor;
Fakat ruhlara dokunulmuyordu...
Etrafımızda, her istediğinin olmasını dileyen, sonra istediği ve beklediği şeyler gerçekleştiği hâlde yine de tatmin olmayıp doyumsuzca istemeye devam eden, kanaat göstermekten mahrum olan insanlar görmekteyiz. Hiçbir şeyin kendisini memnun etmeye yetmediği, hırsla ve doyumsuz bir arzuyla koşuşturup kesesini ve bedenini dolduran; fakat buna rağmen ruhunun isteklerine kulak vermeyip, ruhunun haykırışlarını duymayan, duymak istemeyen günümüzün, son asrın insanlarıydı bunlar…
Kazandıkça daha fazlasını isteyen, her şeyin en iyisini ve en mükemmelini arzulayan, doyumsuzca yaşamını devam ettirmek isteyen; fakat o doyumsuz yaşamının ne zaman ve nerede biteceğinden bile bilgisi olmayan âciz; ama hiçbir şeyin memnun etmediği, son asrımızın insanlarını, bu çıkmaz sokaktan kurtarmak gerekiyordu. En azından büyük bir âlimin dediği gibi:
"Bu selden kaç kütük kurtarırsak, kârdır…" Bir değil; birçok şey yapılmalıydı ve "Ne yapabiliriz?" diye düşünmek yerine; bir yerlerden başlanmalıydı.

Teknolojinin
getirdikleri ve götürdükleri
Âdeta bir teknoloji bombardımanına uğramışçasına her yeni bir günde farklı bir ürünün piyasaya sunulduğunu ve bu ürünlerin tanıtımını yapmak için binlerce reklâmın zihnimizi işgal ettiğini görüyoruz. Hatta şu anda biz bu yazıyı yazarken ve hatta bu yazı sizlere ulaşana kadar hiç tasavvur dahi edemediğimiz birçok ürün piyasaya sürülecek ve bizler bunları evlerimize taşımak için daha çok çalışıp daha çok kazanmamız gerektiğini düşüneceğiz. Sonra ya taksitle yahut kredi kartıyla ya da ağır bir borç yükünün altına girip alıvereceğiz evimize yeni ve son marka bir eşya…
Oysa eskiden odalarımız genişti, odaların genişliği ise, gönül genişliğiyle aynı anlama geliyordu. Zira odalar ne kadar geniş olursa o kadar fazla "İnsan" bir araya gelecek, muhabbet edecek, dertleşecekti. Aniden, ne olduğunu bile anlamadan bu odalardaki yer minderlerinin ve yastıklarının yerini çekyatlar, kanepeler, oturma grupları, vitrinler, sandalyeler ve masalar almıştı. Gerekçesini ise, evin hanımı şöyle açıklıyordu:
"Misafir gelince mahcup olmayalım bey!.." Mahcup olmak istemiyordu evin hanımı; ama kime karşı? Misafir kimi görmeye gelecekti: Sizi mi yoksa eşyalarınızı mı?
O geniş odalarımızda adım atacak yer bile kalmamıştı bunların girmesiyle. Sonra bu da yetmemişti… Televizyonlar, müzik setleri, bilgisayarlar, Antik süs eşyaları, kristaller… İşgal etmişti evlerimizi ve odalarımızı. Fakat karşılıksız değildi teknolojinin son ürünlerinin odalarımıza girmeleri. Aslında öyle abartılacak kadar bir şey almamışlardı; sadece "Biz" i... Üç harflik bir yer kaplayan "Biz" i ve "Biz"leri. Yani bizi, bizden almışlardı.
"Sakın dokunma!", "Dur!", "Kıracaksın şimdi!", "Onun ne kadar paha biçilmez olduğunu nereden bileceksin sen!"… diyerek azarladı anneler çocuklarını. Evin içerisinde çocuğa oyun oynamak şöyle dursun; gezmek, yürümek bile yasaktı. Fakat çocuk dinlemeyecekti o nasihatleri ve merak edecekti bir vazonun yere düşerken çıkardığı sesi… Nerden bilecekti ki çocuk o vazoyla birlikte yiyeceği dayağı ve onca kötü sözü… Bazı çocuklar ise, anne ve babalarının eşyalara verdikleri değeri, kendilerine vermedikleri için, bir intikam duygusuyla saldırmaktaydı evde özellikle korunan, değer atfedilen eşyalara. Onun dünyasında "değer", metâ ile ölçülmüyordu, çünkü. Lâkin çağdaş, zamane annesi nereden bilecekti bunu. Kırılan bir vazo ile kırılan bir çocuk ruhu arasında bir fark yoktu onun için.
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ve eskisi gibi de olmayacaktı. Çocuklara bile yer kalmayan 21. yüzyıl evlerinde, her akşam toplanmalar, muhabbet etmeler, dertleşmeler, paylaşmalar da yok olacaktı.
Bir fincan kahve ikram edilip karşılığında ise, ciltler dolusu bilgi ve tecrübeler öğrenilirdi aynı odalarda. Onun için kırk yıl hatırı olurdu bir fincan kahvenin. Şimdi ise, kahve fincanları birer süs eşyası olarak vitrinlerde tozlanmakta...
Özellikle televizyonun girmesiyle aynı odalara, bu insanlar televizyonun hâkimiyetine girerek o mahalle sohbetlerini, birlikteliklerini kaybetmişlerdi. Daha da önemlisi aile içi iletişim bile kopmuş, eşler bir birine yabancılaşmış, çocuklarla ilgilenen kalmamıştı. O hâlde çocuklar da televizyonla ilgilenmeliydiler!.. Olan olmuştu bir kere. Bu sonradan odalarımıza girenler bizi, yani kişiliğimizi, yani benliğimizi, yani her şeyimizi almıştı.
Bizi bizden almıştı işin hâsılası.
Günümüzün insanları, istediği her şeye anında ulaşabilmesine rağmen, Ruhsal boyutlarına kapı açamıyordu. Ruhu ıstırap içerisinde kıvranırken, derin acılar çekerken, çağdaş birey, bu eksikliği, almak istediği son metâ ile doldurmak istiyordu ve anlayamıyordu ruhun metâ ile değil; mâna ile doyuma ulaşacağını…
Son asrın vebası olarak nitelendirilen depresyon ve stres gibi psikolojik rahatsızlıkların temel nedeninin, ruhumuzun mâna ile değil de; metâ ile doyurulmak istenişinden ileri geldiğini anlamak zorundayız artık. Fakat anlamak da yetmiyor, yaşamak ve yaşatmak için mücadele etmeliyiz. Ki bu da güçlü bir aile yapısının varlığıyla doğru orantılıdır. Aile üyelerinin birbirlerine karşı olan sevgi, şefkat, anlayış, değer ve birliktelikleri ruhun mâna ihtiyacını karşılar ve onu güçlü kılar. Bu yüzdendir ki psikolojik bunalımların en temelinde kişinin aile yapısı yer almaktadır.

Aile hayatımızda
gelmiş olduğumuz
son noktalar
21. yüzyılın genel aile profiline baktığımızda, baba (zamane babaları), akşama kadar işte ve bitmez tükenmez ihtiyaçlar için daha çok kazanmak arzusundadır. Onun çocuklarla, eşiyle ilgilenecek vakti yoktur. Evinin ihtiyaçlarını karşıladığında (metâ cinsinden) görevini yapmış demektir.
Anne ise (evinin hanımı, çocuklarının anası olan annelerin nesli tükendiği için çalışan annelere hitap ediyorum), zayıf bedeni günün yorgunluğunu kaldıramadığından bir de çoluk çocuğun kahrını çekmek elbette ona ağır gelecek, buna bir de yemek ve temizlik gibi evin zarurî ihtiyaçlarını eklediğimizde, bu duruma daha fazla katlanamayacak ve aslî vazifesi olan çocuklarını sevgiden, şefkatten ve diğer tüm olumlu özelliklerden mahrum olarak yetiştirecektir. Kocasına gereken ilgi ve memnuniyeti gösteremediğinden, onu dışarıya, kendi evinde bulamadığını başka mekânlarda aramaya alıştıracak ve bir ailenin paramparça olmasına zemin hazırlayacaktır.
Aile kurumumuzdaki bu tahribatı en çok arttıran ve aile hayatına en ağır darbeyi vuran 21. yy'ın tanıdık yabancısı televizyondur. Tanıdık bir yabancıdır televizyon denilen o kara âlet. Tanıyoruz; çünkü her eve ve her odaya girmiş durumda. Aynı zamanda yabancıdır; çünkü hiç tanımadığımız insanları evimize getirmektedir.
Aslına bakarsanız, sorunu televizyonda değil; onu yanlış amaçlar doğrultusunda kullananlarda aramak gerekir (Teknolojinin her ürünü için geçerlidir bu). "BBG" gibi, "Biz evleniyoruz" gibi, "Gelinim olur musun?" gibi toplumsal değerlerimizi, inançlarımızı ve ahlâkımızı yok eden; namus, iffet ve hayâ gibi kavramları literatürümüzden çıkaran bu tür programları ağır bir somutlaştırmayla ben şuna benzetiyorum: Hani hayvan yetiştirme çiftlikleri olur da orada ineklerin verimini arttırmak, doğurganlık oranlarını yükseltmek için en iyi tosunlar seçilir ve tüm ineklerin içerisine bırakılıp hangisini beğenirse onunla birleşir ya!.. İşte bu tür programlar da tabiri caizse aynen bu hayvansal metotlara benzemektedir. Evlilikler ahır hayatına dönüştürülmek istenmektedir. Üç–beş günlük bir birliktelikten, fizyolojik ihtiyaçlar tatmin edildikten sonra bir metâ gibi yüzüstü bırakılan eşler, dağılan yuvalar, her geçen gün artan boşanmalar ve daha da tehlikelisi evlilik dışı doğan çocuklar 21. yy'ın, yani bizlerin sorunudur.
"Bir yastıkta kocayın!" temennileri artık evliliklerin ilk günlerinde ve sadece lâfta kalmaktadır. Bir yastıktan, iki ayrı yastığa, iki ayrı odaya ve nihayet ayrı ayrı evlere gelinen aile tablolarıyla karşılaşmaktayız sayısızca…

Zamane
ana babaları...
Ne demekti bu; ya da ne anlatılmak istenmişti bu sözle? Meselâ, o kadını "zamane annesi" yapan şey sadece enteresan giyimi miydi? Yürüyüşü, tavır ve hareketleri, sonra yüzündeki o yüksek çözünürlükteki rengârenk boyalar mıydı? "Her anne kadın olabilir; fakat her kadın anne olamaz." sözünü doğrulayan bu hâdise bizlere 'ana' olmanın sadece çocuk doğurmak olmadığını o kadar güzel anlatıyordu ki… Zira annelik çok yüce bir vasıftı; fakat "zamane annesi ve babası" yakınmalarından anlaşılan o ki, bu yüce değerlerin de içi boşaltılmıştı.
Hiçbir şeyin doyuramadığı ve memnun edemediği günümüzün tüm zamane kadınları, kendilerini teşhir etmekle, çekici ve tüm gözlerin kendisinde toplanmasını beklemekle, bu hazımsızlığını bir kez daha göstermekteydi. Hiç ölmeyecekmiş gibi büyük bir hırsla dünyaya çalışıp, âhiret hayatını unutan tüm zamane erkekleri de, kazandıkça kazanmış, her istediğini elde etmek için gecesini gündüzüne katmış ve sonuçta bu isteğini kendi benliğinden, kendi özünden uzaklaşarak çeşitli yollarla elde etmiş; lâkin yine de doymamıştı. Çünkü elde etmesi gereken daha çok şey vardı: Daha çok para, daha çok mal ve daha aşılması gereken uzun bir yol… Nihayetinde ise, hüsranla biten acıklı bir son… Kalleş bir kurşunla gelen hiç beklenmedik bir ölüm ya bir intihar ya da sonu ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde noktalanan ağır bir ruhsal bunalım…
Ben minibüste not defterimi bu şekilde karalamaya devam ederken, Ulus'a yaklaştığımı anlamış ve inmek için oturduğum yerden ayağa kalkmıştım. Lâkin kendimi bir türlü toparlayamıyordum. Zihnim hâlâ tebessüm etmeyi unutan, yıllar yılı bir o yana bir bu yana koşuşturup, hep kazanmak, biriktirmek ve yığmak isteyen; bunları kazanırken birçok şeyi de beraberinde kaybeden, sevgiyi, şefkat ve merhameti unutan, huzuru kendi ailesinde değil; başka yerlerde, başka ortamlarda arayan zamane insanlarında takılıp kalmıştı…

Kitlesel bir hastalığa
dönüşen hırs “gurur”, “tamahkârlık”,
“sahip olma” ve “zayıf olanı yok etme”
gibi şeytânî fiiler
21. YÜZYIL İNSANINI neye göre ve nasıl değerlendireceğimi düşünürken, işin psikolojisini bir tarafa bırakmak istedim; fakat ben onu bıraktığım hâlde, o beni bırakmadı ve gördüm ki, bizler bir birimizi nasıl yok edebilir ve ondan nasıl faydalanıp çıkar ve menfaatlerimiz doğrultusunda kullanabiliriz, hırsıyla yanıp kavrulmaktayız. Oysa "Ben insanım." diyen herkesin Amerika'nın Irak'ta; İsrail'in Filistin'de ve daha birçok yerlerdeki işgallere, saldırılara, insanlık dışı fiillere, katliamlara kayıtsız kalmaması gerekiyor. İnsanlıktan çıkmış olan biz insanlar ve biz Türkler ise, kendi topraklarımız, limanlarımız ve hava alanlarımız üzerinden Amerikan bombalarını, masum insanların üzerine yağdırıyoruz. Buna rağmen insan olduğumuzu, hatta daha da ileri gidip Müslüman olduğumuzu iddia ediyoruz.
1 Eylül 2004 Çarşamba günü Resmi Gazete'de yayınlanan bir tebliğe göre, 7 deniz limanımız ve 6 hava alanımız, meclisin onayını almaya bile lüzum görmeden, Amerika'nın hizmetine veriliyor. Yani Irak'ı işgal ederek din kardeşlerimizi ve soydaşlarımızı katleden, işkenceden geçiren, aç, ilâçsız bırakan ABD'nin Türkiye'ye yerleşmesine izin veriliyor. Plânlarını daha iyi gerçekleştirebilsin diye… Oysa TBMM aracılığıyla 1 Mart 2003'te, ABD askerlerinin Irak'taki kardeşlerimizi öldürmek için Türkiye'den geçmesini milletçe reddetmiştik… Peki, Meclis kararıyla reddettiğimiz şeyi şimdi bir tebliğle niçin kabul ediyoruz?
Artan terör eylemlerinin, canlı bomba saldırılarının, işgallerin ve insanlık dışı tüm hâdiselerin temel dinamiğini oluşturan "hırs", "gurur", "tamahkârlık", "sahip olma" ve "zayıf olanları yok etme" gibi şeytanî fiiller, bireysellikten de öteye gidip toplumsal boyuta ulaşarak, kitlesel bir hastalığa dönüşmüştür 21. yüzyılda.
21. yüzyılın terör yüzyılı olmasının nedeni nedir sizce?
Ya da şöyle soralım: Bir terörist nasıl yetişir, neyi ve kimleri kendisine model seçer?
***
Bunun yanında şu anda kayıtlarda (sadece kayıtlarda) 300 bin tinerci çocuk, kapkaççı çocuk görülüyor. Bu çocuklar yarın büyüdüklerinde durumları ne olacak dersiniz? Peki, ya toplumun, sosyal yapının hâli ne olacak ileride, bu çocuklarla. Sayıları gün geçtikçe artan bu ve benzeri çocuklar, eğitilmediklerinde, üzerlerini birer süs eşyası gibi bombalarla süsleyen, sonra da insanların en çok bir arada bulunduğu kalabalık ortamlarda düğmeye basan birer terörist eylemcilere dönüşüyorlar, maalesef.

Okur mektubuma
gelenler ve çağımızın
nevrotik insanları
Gelen okur mektuplarımda, sormaktan ziyade paylaşmayı tercih eden değerli okuyucularım, bazen kendi hayatlarından tablolarla, bazen de çevrelerindeki diğer insanlardan kesitlerle çağımızın insanlarını daha iyi ve farklı açılardan tanımama oldukça destek vermektedirler. Aynı zamanda bu vesileyle çeşitli insan figürlerini tanımamda yardımcı olmaktadırlar.
Bunun yanında eleştiri ve sorularıyla bizlere "Dur!" diyen; ya da "Söylediklerin az bile" diyerek daha çok anlatmamız gerektiğini ifade ederek, koşmamızı sağlayanlar da oluyor. Tüm okuyucularıma ve tüm okurlara teşekkürlerimi bir borç biliyorum.
Son haftalarda en çok gelen sorulardan birisi olan:
"İnsan gücünü mü yoksa gerçekten sizin dediğiniz gibi acziyetini mi görmeli?" sorusunu okuduğumda, şu geçmişti aklımdan:
"Çağımızın insanına yakışan bir soru bu!" Bu bağlamda gelen diğer bir soruda ise, NLP'den niçin bu kadar rahatsız olduğum soruluyor ve son yazılarımda mutlaka NLP'ye çattığımı söylüyorlardı. Haklıydılar, bunlar sorulması gereken sorulardı…
Daha çok psiko–sosyal boyutunu ele almaya çalıştığım ve şu anda okumakta olduğunuz bu yazıyı ortaya çıkaran da işte bu sıkıntıları yok etmek içindi. İçinde bulunduğumuz şu son asrın insanlarını tedirgin yapan, nevrotikleştiren, doyumsuz ve memnuniyetsiz kılan birçok etken vardı. Bunların en başında bireyin kendisi yer alıyor olabilirdi; fakat birey, sonuçta 21. yüzyıl dediğimiz ve bizim dilimiz döndüğünce anlattığımız, sizlerin de her gün yaşayarak gördüğünüz bir çağda yaşamaktaydı.
O hâlde etkinliği ve gücü çok belirgin bir şekilde artan ruhsal hekimliğin, psikolog, psikoterapist ve türevlerinin bu duruma çözüm yolları ve çareler sunmaları gerekiyordu. Nihayetinde de öyle oldu, az ya da çok… Lâkin bu gidişat büyük bir tehlikenin de sinyallerini vermekteydi: Alanında uzman, yetkili ve gerekli eğitimi almamış olan birçok insan, kendilerini üç–beş seminer vererek ve birkaç kişisel gelişim kitabı yazarak, bu işten çıkar ve menfaatleri doğrultusunda faydalanmaya çalışmaktaydı. Bunlara en büyük desteği sağlayan güç ise, NLP sistemiydi.
Bununla da kalmamıştı NLP, kendisine çektiği her insanı, insanlıktan ilâhlığa doğru götüren, 21. yüzyılın çağdaş şirk kapısını aralamıştı. İnsanı, başta kendisinden olmak üzere, ailesinden, çevresinden ve toplumdan soyutlayıp sadece ve sadece mutlak başarıya odaklayan, her istediğini yapabilen; fakat hiçbir şeyden memnun olmayıp hep daha fazlasını, daha yukarısını, daha iyisini, çok kısa bir zaman diliminde yapabilmeyi hedeflemişti NLP. Bu ise ünlü psikanalist, Karen Horney'in tabiri ile çağımız insanlarını nevrotikleştirmekten öteye gitmemişti.
Çağımızın doyumsuz insanını, iyice doyumsuzlaştırmaktan öteye gitmeyen bu NLP dalgasının elbette ki olumlu yönleri olabilir; lâkin geneli göze aldığımızda, NLP'nin bireyi nasıl yücelttiğini, sonu gelmeyen arzu ve isteklerle mutsuzluğa gömdüğünü, var olanın şükrünü eda etmek şöyle dursun; "Niçin daha fazlasını elde etmeyeyim?" diyerek, hiçbir şeyden memnun ve razı olmayan insanlar ürettiğini görmemek için, ruhsal ve duyusal organlarımızın tamamının kapalı olması gerek.
NLP, bir kişisel gelişim stratejisi ise, yani insanın huzuru, mutluluğu ve ruhsal yönden kendini iyi hissetmesini sağlayan, her şeyin olumlu yönleri olduğunu gösteren bir güç ise, ortaya çıkan bu gibi tehlikeli sonuçlar nereden kaynaklanmaktadır. Bunlar NLP' nin amaçları ile çok büyük bir çelişki değil midir?
"Gücümüzü değil; biraz da acziyetimizi görelim." diyerek özetlemeye çalıştığım yazımda olduğu gibi yine ve sonuna kadar NLP yerine Kur'an diyorum. Batı kültürlerinin ürünlerine değil; kendi özümüze dönelim diyorum ve yine aynı sözümü dile getiriyorum:
"Sinir dilinin programlanmasında çok önemli bir yere sahip olan "Olayların pozitif ve güzel yönlerine bak!" prensibi, İlâhî Mesaj'ın neredeyse tamamında vurgulanmaktadır; fakat sadece adı NLP değildir. Bizler kendi "öz"ümüzden koptuğumuz için çareyi dışarıda, kendi inanç ve değerlerimizin dışında bir yerlerde arar olmuşuz. Bunun faturasını ise, bazen çok ağır bir şekilde ödemek zorunda kalıyoruz."

Sonuç yerine
Bu hâlden sonra yapılacak tek bir şey kalmaktadır: Çözümü dışarılarda, farklı inanç ve kültürlerde değil, insanı her istediğini yapabilecek ya da yaptırabilecek bir ilâh gibi gösteren sistemlerde değil; kendimizde, kendi öz kültürümüzde, kıyamete kadar asla bozulmayacak, değiştirilemeyecek ve tahrip edilemeyecek olan Kur'an'ı Kerim'de aramalıyız.
Hangi yüzyılda olursak olalım, Allah ve Resûlü'nün yolundan, yani hak yoldan ayrılmayalım. Sünnetullah çizgisini ve Allah'ın bizler için yasakladığı hudutları aşmayalım. Gerçek bir mü'min gibi, Allahu Teâlâ'nın "Has kullarım" dediği kâmil insanlar gibi teslim olup emredilenleri yapmak için gerekirse her şeyimizi feda edelim, sahâbe gibi…

21. YÜZYILDAN BİR TABLO

Ben bu satırları yazarken yine insanları seyrediyor, gözlemliyordum.
Tarih: 14 Ekim 2004, Yer Ankara…
İnsanlar suskun,
Yüzler gergin,
Tebessüm eden birini bulmak çok zor…
Zoraki ve yüzeysel olarak sahte kahkahalar atanlar da yok değil; fakat içten gelen bir selâm, bebek yüzündeki masumluk yok. Her bir insan büyük bir mücadelenin erleriymiş gibi koşuşturmakta…
Ve ben de, bu muazzam kalabalığın içerisinde bir an önce işlerimi halletmenin gayreti içerisindeyim. Henüz müstakil bir arabam olmadığı için minibüse binmiş ve Ulus'a doğru yola koyulmuştum. Bir hayli ilerledikten sonra karşıdan karşıya geçmekte olan enteresan giyimli bir kadın ve kucağında masumane bir yavru, az kalsın taksinin altında kalacaktı. Bunu gören minibüs şoförü yanındaki beyefendiye seslenerek:
"Bu nasıl bir ana?" diye sormuş ve şu cevabı almıştı:
"Zamane anneleri bunlar şoför bey, tıpkı zamane babaları gibi…"

KÜLTÜREL KİMLİK
SENDROMU

Alt kültür, üst kültür ve evrensel kültür olarak nitelendirdiğimiz, kültürel hayat profillerindeki bu sıralamanın insanlar arasındaki değer, inanç, ahlâk, düşünce, tavır, davranış ve yaşam tarzlarındaki farklılıklardan kaynaklanmasına rağmen; aydın diye vasıflandırabileceğimiz 21. yüzyılın sözde şahsiyetleri, bunu kişilik ve kimlik boyutuna indirgeyerek, alt kimlik, üst kimlik ve evrensel kimlik gruplamasına gitmişler, insanları ırk ve etnik ayrımcılığıyla değerlendirmeye tâbi tutmuşlardır. Yani 21. yüzyıla ortaçağ zihniyetini getirmek isteyen çağımızın sözde aydınları, bilim adamları ve sanatçıları, aslında farkında olmadan sadece kendi benliklerini yüceltmek için bu yolu seçtiklerini göstermişlerdir. Dünya siyasetinde de kendisini çok açık bir şekilde gösteren bu anlayış sonucunda ortaya çıkan savaşlar, işgaller, kargaşalar üst ve evrensel diye yüceltilen, kültür–kimlik bunalımının doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkmıştır. Güçlü olanın zayıfı yok etmek, ona sahip olmak ve kendi gücünü daha fazla arttırıp evrensel bir hâkimiyet kurabilmek için üretilen bu gibi postmodern tehlikeleri, elimizin altında bir rehber olarak ve her zaman en yakın başvuru kaynağımız olan Kur'an ve Sünnet'e göre değerlendirmeliyiz.
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
KALBDNEKALBE MESAJLAR)BİR GÜNDEN BİR ÖMRE)

KALBDNEKALBE MESAJLAR)BİR GÜNDEN BİR ÖMRE)

Bİnsanlar aynaya bakar gibi topluma bakıyorlar. Aynada kendisini nasıl görüyorsa, topluma bakınca da kendisini öyle görüyor. Gerçekleri görmüyor; bilakis gördükleri-nin gerçek olduğunu zannediyorlar. Aynaya bakarken gördüğü yansımaya aldanıyor ve "Ben buyum!" diyor.

Hayatınızda bu güne kadar "İşte bu benim günüm!" dediğiniz bir gün yaşadınız mı? Tamamı kendinize ait, tamamı kendinizle beraber, yirmi dört saat geçirdiniz mi hiç? Bu yirmi dört saatin her dakikasını (1440 dk) ve her saniyesini (86400 sn) kendiniz için kullandınız mı?
Her şey o kadar hızlı ve o kadar çabuk değişiyor ki, bu hız karşısında insan kendisini unutuyor. "Değişenler"e ayak uydurmak isterken, değişen kendisi oluyor. Çağımız insanının kendisine ait bir günü bile yokken, ortaya çıkan yenilikler, sözde insan için yapılıyor; fakat bu yenilikler karşısında insan kendisiyle baş başa kalamıyor ve kendisini kaybediyor. Her an gelişen teknoloji, medeniyet, ilim ve kültürün hangi amaçla, kim için yapıldığının sorgulanması gerekiyor. İnsan denen muammanın, kendisine ait bir günü bile yokken, sadece bir günlüğüne bile olsa kendisi ile baş başa kalamazken, ortaya çıkan bu ilerleme ve değişmenin hiçbir anlamı olmayacaktır. Zaten buna ilerleme de denilemez.
Her insan, kendi algı, eğilim, tercih, görüş ve düşüncelerini biçimlendirme konusunda doğuştan getirdiği bir yeteneğe sahiptir. Bireyin yaşamını anlamlı kılan sahip olduğu bu güçtür. Allahu Teâlâ'nın:
"İnsanı en güzel şekilde yarattık." diyerek vurguladığı bu husus, insan kapasitesinin ne kadar geniş olduğunun da göstergesidir. O hâlde insan, sahip olduğu bu muazzam gücünü, niçin tam olarak kullanamamaktadır? Bu güne kadar yapılan araştırmaların, beynini en çok kullanan bir insanın bile, onun sadece yüzde dokuzunu kullanabildiğini göstermesi bizim var olan bu yeteneğimizi, yok ettiğimizi mi gösteriyor ya da kullanmasını bilmediğimizi mi?
Bu gücümüzün yok olmasındaki tek nedenin, sadece insanın kendisinden kaynaklandığını söylemek hata olur. Evet, insan belirli bir yere kadar olayları kontrol edebilir; fakat bununla beraber, toplum ve sosyal çevre de çok büyük bir etkiye sahiptir.
Bugüne kadar bizlere hep neler yapamayacağımız söylenmiştir, gücümüzün nelere yetmeyeceği vurgulanmıştır. Bir düşünün, şu ana kadar geçen hayatınızda size yüz defa neleri yapabileceğinizi söyledilerse, en az bin defa hatta on bin defa da neleri yapamayacağınız söylenmiştir. Sayılar ne olursa olsun, hayatımızdaki "evetler" ve "hayırlar" bir birini dengelemiyor. Hep olumsuzluklar, hep eksik yönler, hep suçlamalar göz önünde bulunduruluyor. Üstelik bunu bizzat biz bile kendimize yapıyoruz. Değil tüm hayatımızı; sadece bir günümüzü bile değerlendirdiğimizde göreceğiz ki, toplum ve tüm dış çevremiz bize negatif yönde etki etmektedir.
İnsan, toplumdan kopmamak için, o toplumun kurallarına uymak zorunda olduğunu bilir. İşte tam bu noktada "uyum" dediğimiz bir süreç ortaya çıkar bireyin toplumla olan ilişkilerinde. Uyum ise, toplumsal süreçlerle çelişmemekte yatmaktadır. Günümüz insanı, toplumla çelişmemek için yani uyumsuz bir birey olmamak için (siz bu uyumsuzluğu delilik diye de yorumlayabilirsiniz), bu kurallara uymak gerektiğini düşünür ve bu uyumlu dediğimiz kişiler hiçbir şeye karşı gel(e)mediği için, hayatı hep belli bir istikamette gider. Monoton ve tek düze bir yaşam sürdürür ve davranışları hep bu uyumu korumak için olur. Fakat en çok sorun yaşayanlar, genellikle bu uyumlu gibi görünen insanlardır. Çünkü onlar toplumla ters düşmemek için kendi görüş, düşünce ve eğilimlerini ortaya koymaktan çekinirler. Bu öyle bir boyuta varır ki, birlikte olduğu, en samimi arkadaşları arasında bile kendini gösterir. Arkadaşlarından tepki görmemek için, onların hatalarını yahut kendisine ters gelen herhangi bir durumu ifade edemez. O sorunu ya kendi içine atar ya da tepki görmeyeceği uygun bir dedikodu ortamında açığa çıkarır.
İnsanlar aynaya bakar gibi topluma bakıyorlar. Aynada kendisini nasıl görüyorsa, topluma bakınca da kendisini öyle görüyor. Gerçekleri görmüyor; bilakis gördüklerinin gerçek olduğunu zannediyorlar. Aynaya bakarken gördüğü yansımaya aldanıyor ve "Ben buyum!" diyor. Oysa ruhunun derinliklerine inemiyor.
Onun için, şu kocaman dünya hayatının sadece bir gününü kendiniz için ayırın ve bu anlatmak istediklerimi kendi hayatınızı, başkasına bakıyormuş gibi değerlendirerek, ne yaptığınızı veya ne yapamadığınızı bizzat kendiniz görün. Kendiniz için ayırdığınız bu özel günde sizi kimsenin rahatsız etmesine müsaade etmeyin. Arkadaşmış, annebabaymış, akrabaymış, toplum içinde yalnız kalmak olmazmış... Bunların hepsini bir tarafa bırakın, dış çevreyle olan bağlantılarınızı sadece bir günlüğüne de olsa koparın, kendinize ayırdığınız bu günde kendinizi olabildiğince toplumdan soyutlayın ve kendi gününüzü yaşamaya başlayın.
Ben katı bir egoizmden bahsetmiyorum. Toplum içinde sadece kendi çıkarlarını düşünen "benlik" anlayışından söz etmiyorum. İnsanoğlunun kendisini unuttuğundan, yaptığı her hareket ve davranışının kendisine neler kazandırıp neler kaybettirdiğini bilmediğinden bahsediyorum. Anlamayan, sorgulamayan, düşünüp hissetmeyen, şuursuz bir varlık hâline geldiğinden dem vuruyorum.
Bu farklı gününüzü nasıl değerlendireceğinizi, neler yapabileceğinizi ya da neyi, niçin ve kim için yaptığınızı anlamak için, sabah yatağınızdan kalkar kalkmaz hatta yüzünüzü bile yıkamadan, kendi gününüzün başladığının farkına vararak hareket edin. Geçen her dakika ve saniyelerin gününüzden eksildiğini düşünerek, giden her anınızın tekrarının mümkün olmadığının bilincine vararak, davranışlarınızı kontrol altına alın.
Attığınız her adımda, yaptığınız her işte, oturuşunuzda, kalkıp yürüyüşünüzde, dinlenmek için yattığınızda, yediğiniz yemekte ve normal, sıradan bir günde yaptığınız daha birçok şeyde hep şunu düşünün:
Ben bu fiili yapmakla kendi günüme ne katabilirim? Tamamen bana ait olan bu günde, artı ya da eksi yönde neler yapabilirim? Hayatımı, davranışlarımı, bilincimi, düşünce, his ve duygularımı ne kadar kontrol edebilirim? Birlikte olduğum insanlara ne verebilirim ya da onlardan ne alabilirim?
Yirmi dört saatin tamamının kendinize ait olduğu, böyle bir günü hayatınızda mutlaka yaşamalısınız. Bin dört yüz kırk dakikanın her saniyesini, sadece bir günlüğüne de olsa kendiniz için kullanmalısınız. Ki, bugüne kadar kullanamadıysanız, bugüne kadar kendinize ait bir gününüz olmadıysa hayatınızın, bu dünyada var olmanızın gayesini tekrar gözden geçirmelisiniz.
Bir insanın kendine ait bir günü bile yokken, gelişen ve değişen bu teknolojinin, medeniyetin, ilim ve kültürün ne anlamı olur? Hatta bütün bunlar bizim gün ve günlerimizi bizden alıyorlarsa, bize yirmi dört saatlik bir gün dahi vermiyorlarsa tüm bu gelişmeler kimin için?
Oysa ortaya konulan her yenilik, insan hayatı için, insana yeni ve farklı bir şeyler verebilmek için, onun kişisel gelişimini tamamlamak için olmalıdır. İnsanı insandan ve toplumdan uzaklaştırmak için, kendi kendine bile yabancı kalması için değil.
İşte kendi gününün farkında olan insan, değil sadece bir gününü, her anını, hayatının tamamını şuurlu bir şekilde geçirir. Kendine ayırmış olduğu o günün sonunda, gece yatmak için başını yastığa koyduğunda birçok şeyin gerçek mânasını anlar; bu dünyaya niçin geldiğini, neler yapması gerektiğini bilir ve tabiî ki bunu sadece bir günle sınırlamayıp hayatının tamamına uygular. Bir ömre uzanacak olan bir yolculuğun temellerini atar bu bir günlük hayatıyla.
Zamanı durdurmanın imkânsız olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Bu yüzden "vakit" nakit olarak görülür. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri, saatler haftaları, haftalar ayları, aylar ise yılları kovalayıp durmaktadır. Fakat bizler ne yazık ki bir yerlerde hata yapıyoruz. Zamanı durduramayacağımızı bile bile onu suçluyoruz. Nasıl mı? Her gün sık sık kullandığımız şu sözlere birlikte bakalım: "Günler nasıl da geçip gitmiş", "Yıllar su gibi akıp gitti", "Daha dün gibi hatırlıyorum", "Hey gidi günler hey, göz açıp kapayıncaya kadar bitti..."
Biz zamanla uğraşırken, zamanı durdurmak için uğraşırken; zaman bizi durduruyor. Onun bize tâbi olması gerekirken, ne hazindir ki biz ona tâbi oluyoruz, o ise hâkim. "Zaman size uymazsa, siz zaman uyun" anlayışı bunun en bâriz göstergesi değil midir günümüzde? Eğer zaman size uymuyorsa, zamanla mücadele etmeli hatta zamanı kendinize göre ayarlayabilmek için onunla savaşmalısınız.
Tek önemli an vardır: İçinde bulunduğumuz an. Bu anın temellerini atan dündür, şekillendiren ise, yarınlara dair ümitlerimizdir. Ne mutlu dününe bir şeyler verip, bugününü en güzel şekilde değerlendirip, yarınlarına umutla bakanlara!
 

Ravza_Nur

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
8,116
Tepki puanı
3
Puanları
0
RE: KALBDNEKALBE MESAJLAR)BİR GÜNDEN BİR ÖMRE)

RE: KALBDNEKALBE MESAJLAR)BİR GÜNDEN BİR ÖMRE)

BU GÜNÜ DÜŞÜNÜRÜM DÜN GEÇTİ YARIN VARMI GENÇLİĞİMEDE GÜVENMEM ÖLENLER HEP İHTİYARMI
 

Bu konuyu görüntüleyen kişiler

Üst Alt