Neler Yeni

Hoşgeldiniz İslami Forum Sayfası

Tüm özelliklerimize erişmek için şimdi bize katılın. Kaydolduktan ve oturum açtıktan sonra, konular oluşturabilir, mevcut konulara yanıtlar gönderebilir, diğer üyelerinize itibar kazandırabilir, kendi özel mesajınızı edinebilir ve çok daha fazlasını yapabilirsiniz. Ayrıca hızlı ve tamamen ücretsizdir, peki ne bekliyorsunuz?
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Bid’at işlemek, niçin kötüdür? (1 Kullanıcı)

nakşibendi

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
12 Mar 2006
Mesajlar
1,946
Tepki puanı
0
Puanları
0
Bid’at, sünnete yani Muhammed aleyhisselamın bildirdiği din bilgilerine muhalif olan, ters düşen, itikat, amel ve sözler demektir.

Allahü teâlâ, kullarını kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. İbadet ise, insanın, yaratanına karşı aciz, muhtaç olduğunu göstermesidir. Bu da, her aklın, her nefsin, adetlerin güzel ve çirkin dediklerine uymayıp, Allahü teâlânın güzel ve çirkin dediklerine teslim olmak, Onun gönderdiği Kitaba, Peygamberlere inanmak ve bunlara tabi olmak demektir.

Bir insan, herhangi bir işi, Allahü teâlânın izin verdiğini düşünmeden, kendi görüşü ile yaparsa, Ona kulluk yapmamış, Müslümanlığın icabını yerine getirmemiş olur. Bu iş, inanılacak ve inanılması lazım olduğu sözbirliği ile bildirilmiş olan şeylerden ise, bu inanışı, küfre sebep olan bid’at olur. Bu iş, inanılacak şeylerde olmayıp da, yalnız dinden olan sözde ve işte kalırsa, fısk yani büyük günah olur. Hadis-i şerifte; (Bir kimse, dinde olmayan bir şey meydana çıkarırsa, bu şey reddolunur) buyurulmuştur.

Dinden olmayan bir itikat, bir söz, bir iş, bir hal ortaya çıkarılır ve bunun din ve ibadet olduğuna inanılırsa, yahut İslamiyet’in bildirmiş olduklarında bir fazlalık veya noksanlık yapılırsa ve bunu yapmakta sevap beklenirse, bu yenilikler, değişiklikler, bid’at olur. İslamiyet’e uyulmamış, ona iman edilmemiş olur.

Dinde olmayıp, âdette olan yenilikler, yani yapılırken sevap beklenilmeyen değişiklikler bid’at olmaz. Yemekte, içmekte, binme ve taşıma vasıtalarında, binalarda yapılan yenilikleri, değişiklikleri dinimiz reddetmez. Bunun için, masada, ayrı tabaklarda, çatal kaşık ile yemek, otomobile binmek, her çeşit bina, ev, mutfak eşyası kullanmak ve bütün fen bilgileri, fen aletleri, fen işleri dinde bid’at değildir. Bunları yapmak ve faydalı yerlerde kullanmak caizdir, hatta, farz-ı kifayedir. Mesela radyo, hoparlör, elektronik makineler yapmak ve bunları ibadetlerin dışında kullanmak caizdir. Fakat, hoparlör ile ezan, Kur’an-ı kerim okumak, ibadeti değiştirmek olup bid’at olur.

Eshab-ı kiramın ileri gelenlerinden Enes bin Malik hazretleri, bir gün ağlıyordu. Sebebi sorulduğu zaman; “Resulullah efendimizden öğrendiğim ibadetlerden, değiştirilmemiş bir namaz kalmıştı. Şimdi, bunun da elden gittiğini görüyor, bunun için ağlıyorum” cevabını vermiştir.

O zamanki insanlardan bazılarının, namazın şartlarını, vaciblerini, sünnetlerini, müstehablarını yerine getirmediklerini, mekruhlarından, müfsidlerinden, bid’atlerinden sakınmadıklarını, namaza ilaveler yaptıklarını, bazı yerlerini azaltarak değiştirdiklerini gördüğü için, Enes bin Malik hazretleri ağlamıştır. Çünkü bu hal, sünneti yani İslamiyet’i değiştirmektir ve sünneti değiştirmek de, bid’attir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir ümmet, Peygamberi öldükten sonra, dinde bid’at yaparsa, buna benzer bir sünneti kaybeder.)

Yani, küfre sebep olmayan bir bid’at yapılırsa, bunun cinsinden bir sünneti terk ederler.

İbadetlerin kabul olması için, bid’atleri terk etmek lazımdır. Çünkü Peygamber efendimiz; (Allahü teâlâ, bid’at sahibinin orucunu, haccını, umresini, cihadını, günahtan vazgeçmesini, adaletini kabul etmez. Hamurdan kılın çıkması gibi, İslam’dan çıkar) buyurmuşlardır.

Bid’at, nefse, şeytana uyarak yapıldığı için, sahibi İslam’dan, Allahü teâlânın emirlerine teslim olmaktan çıkar. İman kalb ile olur. İslam kalb ve lisan ile birlikte olur. İman kalbe mahsustur. İslam ise, kalbin, lisanın ve bedenin umumuna şamildir. Kalbdeki iman ile kalbdeki İslam birbirlerinin aynıdır. Bid’at sahibinden ayrılan, lisandaki ve uzuvlardaki İslam’dır.

Netice olarak, bid’at işlemeye devam eden kimse, nefse ve şeytana itaat eden kimse olmuştur. Günah işleyen kimse, asi, fasık olur. Buna bid’at sahibi denmez. Fakat bid’at sahibi, asi ve fasıktır. Çünkü bid’at sahibi, bu bid’atini ibadet sanmakta, buna karşılık sevap beklemektedir.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.​

İlgili Konular:

http://forum.islamiyet.gen.tr/dini-sohbet/85107-islamiyet-nakil-yoluyla-ogrenilir.html

http://forum.islamiyet.gen.tr/sunnet-i-seniyye/48201-ibadet-yolu-olarak-kuran-ve-sunnet.html


 

Kaan Erdem

Yönetici
Katılım
9 Ara 2006
Mesajlar
11,193
Tepki puanı
206
Puanları
63
Konum
.
Selamünaleyküm değerli ve efendi abimiz;

ALLAH celle celaluh razı olsun,her zamanki gibi faydalı,kaynaklara dayalı bu paylaşımlarınızın bizler gibi gaflet'te olan şuursuzlar tarafından itibar görmemesi ve ana sayfadan çarçabuk düşmesi nasipsizliğimizin en belirgin işareti olsa gerek.

Hakikatlerin en derin şekilde her anlam ve ortamda kalplerimize tesir etmesi,halis niyet ile hayatımıza geçirilmesi ümidi ve dua'sıyla.

Selam ve yürekten samimi dua'larımla selametle kalınız,hayırlı ve bereketli günler olsun.
 

nakşibendi

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
12 Mar 2006
Mesajlar
1,946
Tepki puanı
0
Puanları
0
Selamünaleyküm değerli ve efendi abimiz;

ALLAH celle celaluh razı olsun,her zamanki gibi faydalı,kaynaklara dayalı bu paylaşımlarınızın bizler gibi gaflet'te olan şuursuzlar tarafından itibar görmemesi ve ana sayfadan çarçabuk düşmesi nasipsizliğimizin en belirgin işareti olsa gerek.

Hakikatlerin en derin şekilde her anlam ve ortamda kalplerimize tesir etmesi,halis niyet ile hayatımıza geçirilmesi ümidi ve dua'sıyla.

Selam ve yürekten samimi dua'larımla selametle kalınız,hayırlı ve bereketli günler olsun.

Ve aleyna aleykümselâm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.
Değerli ,saygıdeğer pek Muhterem Abimiz; Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.ALLAH Tealâ hem size hem bize Efendimiz s.a.v.’e tâbi olma konusunda istikamet ihsan eylesin. Muamelelerde her zaman takva ve verâ sahibi alimlere müracaat etmek, onlardan açıklama istemek ve fetvalarının gereğince amel etmek gerekir. Çünkü kurtuluş yolu dinin gereklerine göre yaşamaktadır. Dinin sınırları dışında kalan her şey bâtıl ve değersizdir.Unutulmamalıdır ki;"Nakleden aziz olur, nakle dayanmadan kendi düşüncesini din diye anlatan rezil olur."

***

Bir nahiv (dilbilgisi) âlimi gemiye binmişti. Sefer esnâsında ilmine mağrur bir şekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif suâller sordu ve muhâtabından cevabını alınca da gemiciye karşı ilmiyle iftihâr etmek üzere:

"-Yazık! Ömrünün yarısını câhilliğin yüzünden hebâ ve ziyân etmişsin." diyerek onunla istihzâ etti.

Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düşürücü davranışa gönlü kırıldı ise de olgunluk gösterip nahivciye cevap vermedi, sustu. Derken şiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiş bir girdabın içine sürükledi. Herkesi büyük bir telaşın kapladığı o hengâmede gemici, nahivciye döndü ve:

"-Ey üstad, yüzme bilir misin?" diye sordu.

Nahivci, solmuş sararmış bir vaziyette titrek bir sesle kekeledi:

"-Hayır bilmem!.." dedi.

Bunun üzerinde gemici, mahzun bir edâ ile şu mukâbelede bulundu:

"-Nahiv bilmediğim için benim yarı ömrüm mahvolmuştu, öyleyse şimdi senin bütün ömrün mahvoldu. Zîrâ gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci, bu deryâda nahivden ziyâde yüzme ilminin daha faydalı ve zarûrî olduğunu bilmiyor muydunuz?.."

Bu kıssadaki nahiv ilminden murâd, bütün dünyevî ve zâhirî ilimlerdir. Faydalı ilim ise, ihtiyâca cevap veren ilimdir. Beşerin en büyük ihtiyâcı, bedenle birlikte rûhun da ebedî seâdetini temin etmektir. Bu da, Allâh rızâsını kazanmaya bağlıdır. Allâh'ın rızâsı ise, kâmil îmânla birlikte sâlih amellerle elde edilebilir.

Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fânî vücûd gemisi ölüm girdabında çırpınırken yâni dünyâya büyük vedâ ânı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyâca cevap vermeyen, yaşanmayan, irfâna dönüşmeyen, rûhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına hitab eden bilgiler fâide vermeyecektir

***

Yûnus Hazretleri ne güzel söyler:

İlim okumaktan murâd,
Kişi Hakk'ı bilmektir,
Çün okudun bilmezsin,
Ha bir kuru emektir!..

Gerçekten, insanı gurur ve kibire sevk eden, sonunda da helâk girdabında boğan bir ilim, zahiren güzel ve faydalı şeylerden ibaret olsa bile hakîkatte vebâlden başka nedir ki? Bunun için Allâh Rasûlü -sallallâhü aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk'tan ilmi daimâ bu istikâmette talep etmiş ve:

"Yâ Rabbî! Senden faydalı ilim istiyorum! Faydası olmayan ilimden sana sığınırım!.." (Müslim, Zikir, 73) diye niyâz eylemiştir.


"Ey dîn kardeşlerimiz! Hepimizin üzerine en önce gereken şey, îtikadımızı Kitab ve Sünnet'e göre doğrultmaktır. Bid'at ve dalâlet ehli, kendi bâtıl hüküm ve îtikadlarını Kitab ve Sünnet'e uygun zannederler. Hâlbuki onların îtikadları hak ve hakîkatten fersah fersah uzaktır."

Bundan sonra da dînin hükümlerini, helâl ve haramı, farz, vacib ve sünnetleri bilmek ve bunları amel-i sâlihler sûretinde tatbik etmek lâzımdır. Ancak bütün bunların kâmil mânâda gerçekleşmesi için de her dâim kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek zarûrîdir. Zîrâ itikad düzgün olmadığı takdirde dinî hükümleri bilmenin; dinî hükümler bilinmediği takdirde amel işlemenin; amel işlenmediği takdirde kalbi tasfiye ve nefsi tezkiyenin; tasfiye ve tezkiye gerçekleşmediği takdirde de îtikad, amel ve ilmin hiçbir faydası olmaz...


Herkes nasibince anlar bir şeyler, bizim de nasibimizce bir şeyler anladığımız gibi.Kaleme, yazıya ve okuyucuya selam olsun….ALLAH hepimizin muîni olsun!

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..​

 

Kaan Erdem

Yönetici
Katılım
9 Ara 2006
Mesajlar
11,193
Tepki puanı
206
Puanları
63
Konum
.
Güncelleme...

ALLAH celle celaluh razı olsun,selam ve yürekten samimi dua'larımla,hayırlı bereketli cuma'lar dilerim,selametle kalınız abimiz,

selamünaleyküm.

Ve aleyna aleykümselâm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.
Değerli ,saygıdeğer pek Muhterem Abimiz; Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.ALLAH Tealâ hem size hem bize Efendimiz s.a.v.’e tâbi olma konusunda istikamet ihsan eylesin. Muamelelerde her zaman takva ve verâ sahibi alimlere müracaat etmek, onlardan açıklama istemek ve fetvalarının gereğince amel etmek gerekir. Çünkü kurtuluş yolu dinin gereklerine göre yaşamaktadır. Dinin sınırları dışında kalan her şey bâtıl ve değersizdir.Unutulmamalıdır ki;"Nakleden aziz olur, nakle dayanmadan kendi düşüncesini din diye anlatan rezil olur."

***

Bir nahiv (dilbilgisi) âlimi gemiye binmişti. Sefer esnâsında ilmine mağrur bir şekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif suâller sordu ve muhâtabından cevabını alınca da gemiciye karşı ilmiyle iftihâr etmek üzere:

"-Yazık! Ömrünün yarısını câhilliğin yüzünden hebâ ve ziyân etmişsin." diyerek onunla istihzâ etti.

Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düşürücü davranışa gönlü kırıldı ise de olgunluk gösterip nahivciye cevap vermedi, sustu. Derken şiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiş bir girdabın içine sürükledi. Herkesi büyük bir telaşın kapladığı o hengâmede gemici, nahivciye döndü ve:

"-Ey üstad, yüzme bilir misin?" diye sordu.

Nahivci, solmuş sararmış bir vaziyette titrek bir sesle kekeledi:

"-Hayır bilmem!.." dedi.

Bunun üzerinde gemici, mahzun bir edâ ile şu mukâbelede bulundu:

"-Nahiv bilmediğim için benim yarı ömrüm mahvolmuştu, öyleyse şimdi senin bütün ömrün mahvoldu. Zîrâ gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci, bu deryâda nahivden ziyâde yüzme ilminin daha faydalı ve zarûrî olduğunu bilmiyor muydunuz?.."

Bu kıssadaki nahiv ilminden murâd, bütün dünyevî ve zâhirî ilimlerdir. Faydalı ilim ise, ihtiyâca cevap veren ilimdir. Beşerin en büyük ihtiyâcı, bedenle birlikte rûhun da ebedî seâdetini temin etmektir. Bu da, Allâh rızâsını kazanmaya bağlıdır. Allâh'ın rızâsı ise, kâmil îmânla birlikte sâlih amellerle elde edilebilir.

Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fânî vücûd gemisi ölüm girdabında çırpınırken yâni dünyâya büyük vedâ ânı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyâca cevap vermeyen, yaşanmayan, irfâna dönüşmeyen, rûhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına hitab eden bilgiler fâide vermeyecektir

***

Yûnus Hazretleri ne güzel söyler:

İlim okumaktan murâd,
Kişi Hakk'ı bilmektir,
Çün okudun bilmezsin,
Ha bir kuru emektir!..

Gerçekten, insanı gurur ve kibire sevk eden, sonunda da helâk girdabında boğan bir ilim, zahiren güzel ve faydalı şeylerden ibaret olsa bile hakîkatte vebâlden başka nedir ki? Bunun için Allâh Rasûlü -sallallâhü aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk'tan ilmi daimâ bu istikâmette talep etmiş ve:

"Yâ Rabbî! Senden faydalı ilim istiyorum! Faydası olmayan ilimden sana sığınırım!.." (Müslim, Zikir, 73) diye niyâz eylemiştir.


"Ey dîn kardeşlerimiz! Hepimizin üzerine en önce gereken şey, îtikadımızı Kitab ve Sünnet'e göre doğrultmaktır. Bid'at ve dalâlet ehli, kendi bâtıl hüküm ve îtikadlarını Kitab ve Sünnet'e uygun zannederler. Hâlbuki onların îtikadları hak ve hakîkatten fersah fersah uzaktır."

Bundan sonra da dînin hükümlerini, helâl ve haramı, farz, vacib ve sünnetleri bilmek ve bunları amel-i sâlihler sûretinde tatbik etmek lâzımdır. Ancak bütün bunların kâmil mânâda gerçekleşmesi için de her dâim kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek zarûrîdir. Zîrâ itikad düzgün olmadığı takdirde dinî hükümleri bilmenin; dinî hükümler bilinmediği takdirde amel işlemenin; amel işlenmediği takdirde kalbi tasfiye ve nefsi tezkiyenin; tasfiye ve tezkiye gerçekleşmediği takdirde de îtikad, amel ve ilmin hiçbir faydası olmaz...

Herkes nasibince anlar bir şeyler, bizim de nasibimizce bir şeyler anladığımız gibi.Kaleme, yazıya ve okuyucuya selam olsun….ALLAH hepimizin muîni olsun!

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
 

*ayşe*

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2008
Mesajlar
1,074
Tepki puanı
39
Puanları
48
Allah razı olsun degerlı kardesımız.amacım muhalefet olmak degıl.merak ettıgım ıcın ya da anlatmak ıstedıgınızı tam olarak anlayamadıgım ıcın soruyorum.paylasımınızdakı ''...
hoparlör ile ezan, Kur’an-ı kerim okumak, ibadeti değiştirmek olup bid’at olur.'' ifadesını,rıca etsem acıklar mısınız?
 

nakşibendi

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
12 Mar 2006
Mesajlar
1,946
Tepki puanı
0
Puanları
0
Allah razı olsun degerlı kardesımız.amacım muhalefet olmak degıl.merak ettıgım ıcın ya da anlatmak ıstedıgınızı tam olarak anlayamadıgım ıcın soruyorum.paylasımınızdakı ''...
hoparlör ile ezan, Kur’an-ı kerim okumak, ibadeti değiştirmek olup bid’at olur.'' ifadesını,rıca etsem acıklar mısınız?

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.
Değerli Kardeşimiz;
Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki:
Elmalılı Hamdi Yazır, A’râf sûresinin 204. âyetinin tefsîrinde diyor ki:
Kırâet (okumak) ise bir ihtiyâri iştir ki, akıllı ve konuşan bir insanın ağzından çıkanı anlamaya ve anlatmaya yönelik bir maksat taşıyan sesli olarak okumak demektir. Nitekim vahiy meleği olan Hz.Cebrâil’in işi bile aslında bir kırâet (Kur’ân okuma) değil, bir ikrâ, yâni okutmaktır. Allahın yaptığı iş ise vahyi indirmek ve kırâeti yaratmaktır.

Cansız varlıklardan çıkan seslere kırâet denilemeyeceği gibi, aks-i sadâdan, yâni sesin yankılanmasından meydana gelen işe de kırâet denilemez. Bunun içindir ki, fakîhler bir kırâetin yankılanmasından hâsıl olan yankıya kırâet ve tilâvet hükmü terettüp etmiyeceğini ve meselâ tilâvet secdesi lâzım gelmeyeceğini beyân etmişlerdir.

Bir kitabı sessiz olarak okumaya kırâet denilemeyeceği gibi, çalan veya çınlayan, yankı yapan bir sesi dinlemek de kırâet dinlemek demek değildir, bir çınlamayı dinlemektir. Şu hâlde Kur’ân okuyan bir okuyucunun sesini aksettiren gramofon veya radyodan gelen sese de kırâet denilemez. Bu gibi sesler bir kırâet değil, bir kırâetin yankısı ve yansımasıdır, bunlara dinleme ve susma emrinin hükmü terettüp etmez. (s. 2361)

Gramofondan [teyp, radyo, tv’de] okunan secde âyetini işitenin, tilâvet secdesi yapması gerekmez. (Mezâhib-i erbe’a) (İbâdetleri bizim gibi yapmayanlar, bizden değildir) hadîs-i şerîfini düşünerek, ibâdetlere ilâve ve çıkarma yaparak dîni değiştirmekten çok sakınmalıdır!

***


Hoparlör sesin kuvvetini artırıcı bir alettir. Hoparlörden çıkan ses, aksi seda (yankı) değil Mikrofon başında okuyan veya konuşan kişinin kendi sesidir.

Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için ezanın mikrofondan okunmasında; vaiz, imam ve müezzinin sesinin caminin her tarafından duyulması için camilere hoparlör konulmasında ve cami içinde imamın hoparlörden duyulan sesine iktida edilmesinde dinen bir sakınca yoktur.

Burada karıştırılan bir konu var. Kasete alınmış ses ile bizzat okuyan kişinin ağzıdan çıkan sesin mikrofondan çıkması aynı değildir. Eğer kasetten dinliyorsak bununla namaz olmaz. Bu doğrudur. Ancak mikrofondan çıkan ses tamamen canlı olarak konuşan müezzin ve imamın sesi olduğu için namazımıza ve ezanımıza hiçbir zararı yoktur.

Eskiden büyük camilerde namaz kılınırken imamın sesinin duyulmadığı yerlere müezzinler konularak onların seslerinden namazlar kılınırdı. Şimdi Allah’ın bir nimeti olan mikrofonla daha rahat ibadet yapılabilmektedir.

Mikrofon konusunda titizlik gösterenler ve mikrofon kullanmayanlar bunu elbette bid'atlara düşeriz korkusu ile yapıyorlar. Böyle bir endişe takdir edilir. Çünkü müslümanlar için en kötü şey bid'atlere düşmektir. Ancak bid'atten kaçarken de bid'ate düşüldüğü olabilir. Onun için bid'atın iyi tarif edilmesi gerekir.

Rasulullah Efendimiz (sav):

"Kim bu işimizde onda olmayan bir şey ihdas ederse o reddolunur" demiştir. "Bu işimiz" diye buyurdukları, O'nun getirdiği ve öğrettiği dindir. Demek ki, bid'at dine dinden olarak yapılan ilâve ya da çıkarmalardır. Meselâ mikrofon ezanın sünneti, müstehabı ya da adabı görülerek kullanılıyorsa, yani o olmayınca sünnet terkedilmiş görülüyorsa bu bid'at olmuş olur.

Ezanın sünnet olan şekli bellidir, gayesi bir ilândır. Kelime anlamı da zaten duyurma demektir. Öyleyse, sünnet olan şekli tam yapıldıktan sonra duyurma ne kadar tam olursa gayesi de o kadar tam gerçekleşmiş olur. Minarede aynı gaye ile yapılmıştır. Bu gayeyi Rasulüllah Efendimiz de kendi zamanındaki tekniklerle gerçekleştirmiştir. Bir başka deyişle Efendimiz de kendi zamanındaki mikrofonu kullanmıştır.

"Mikrofon" (mikros ve phone) kelimelerinden oluşur, manası "küçük ses"i uzağa ulaştırma, yani duyurucu demektir. "Hoparlör" de (haut+parleur) "yüksek konuşucu" yani sesi büyültücü demektir. Rasulüllah Efendimiz (sav)'in "mükabberihe" kullandığı vakidir. İşte bu, o zamanki mikrofon tekniğidir. Mânâsı da "büyültücü" böylece sesi uzaklara ulaştırıcı demektir. Görüldüğü gibi farklılık tekniktedir, "bu işimizin" yani dinin aslında değildir. Öyleyse bunun bid'atle alakası yoktur.

Araba, uçak vb. vasıtalar da aynıdır. Meselâ hac ibadeti bellidir. Onda eksiltme ya da ekleme bid'at olur, ama oraya ulaşma, yaya olabileceği gibi uçakla da olabilir. Uçak, araba vb. insanı çabuk ulaştıran, mikrofon da sesi ulaştıran bir vasıtadır. Bu bakımdan aralarında bir fark yoktur. Gaye ile vasıtaları birbirine karıştırmamak ve gayeyi olabildiğince tam elde etmek gerekir. Işte biz bu yüzden bid'atin güzelinin olamayacağını da söylüyoruz. "Her bid'at dalâlettir."

Ancak mikrofonu normal sesi duyamayana ulaştırmaktan başka bir gaye için, mesela sesini güzel göstermek ve dikkat çekmek için kullanmak da -özellikle mescidlerde- edebe aykırı bir davranış olur. Camilerde lüzumsuz sesler çıkarmak ve gereği yokken yüksek sesle okumak ve konuşmak mekruhtur. Sahabe, bastonlarının ucunu dahi mescidde yavasça yere koyarlarmış. Gerek yokken mikrofonsuz müezzinlik ya da imamlığın eksik olacağını sanmak ve çok küçük mescidlerde üç-beş kişilik cemaatle dahi mikrofon kullanmak, doğru değildir. Huzuru kaçırır, maneviyatı bozabilir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet Editör
 

*ayşe*

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
11 Tem 2008
Mesajlar
1,074
Tepki puanı
39
Puanları
48
Tamam kardesım Allah razı olsun.daha acıklayıcı oldu.

Selametle...
 

s.s.s

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
21 Şub 2008
Mesajlar
2,871
Tepki puanı
1
Puanları
0
Yaş
45
selamunaleyküm nakşibendi kardeşim,bana çok sorulan bir soruyu size sormak istedim.11 adım duası bidatmıdır ?
 

nakşibendi

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
12 Mar 2006
Mesajlar
1,946
Tepki puanı
0
Puanları
0
selamunaleyküm nakşibendi kardeşim,bana çok sorulan bir soruyu size sormak istedim.11 adım duası bidatmıdır ?

Pek Muhterem Kardeşim'e;

En doğrusunu Allah bilir diyelim biz..! Konu hakkında hiçbir bilgim bulunmamaktadır.İnşaAllah birde SorularlaIslamiyet sitesinden bilgi isteyiniz.En samimi dualarım ile,Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!
 

s.s.s

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
21 Şub 2008
Mesajlar
2,871
Tepki puanı
1
Puanları
0
Yaş
45
Pek Muhterem Kardeşim'e;

En doğrusunu Allah bilir diyelim biz..! Konu hakkında hiçbir bilgim bulunmamaktadır.İnşaAllah birde SorularlaIslamiyet sitesinden bilgi isteyiniz.En samimi dualarım ile,Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!

aleyküm selam,cevap yazdığınız için teşekkür ederim nakşibendi kardeşim.orayada sordum ama cevap alamadım.bu bilgiler doğrultusunda istişare etmek istemiştim.ALLAH razı olsun....
Abdülaziz Dehlevi hazretleri Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:
Birisinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun, Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu düşünülmezse, haramdır. Eğer yalnız, Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünülürse, caiz olur. Peygamberler ve Evliya da, böyle düşünerek başkasından yardım istemişlerdir. Böyle düşünerek birisinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)

Abdülhakim-i Siyalküti hazretleri de buyuruyor ki:
Ölü yardım yapamaz diyenler, ne demek isterler ki? Dua eden, Allahü teâlâdan istiyor. Duasının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vasıta yapıyor. (Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver) diyor. Yahut Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, (Ey Allah’ın Velisi, bana şefaat et! Benim için dua et! Allahü teâlânın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!) diyor. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Veli, yalnız vesiledir, sebeptir. (Zad-ül-lebib)

Ebu Hasan-ı Harkani hazretleri, sefere çıkan talebelerine, (Sıkışınca benden yardım isteyin) buyurur. Yolda talebelerini, eşkıya yakalar. Onlar, kurtulmaları için Allahü teâlâya dua ederler; fakat kurtulamazlar. Bir talebe, (Yâ Ebel Hasan, imdat!) der. Eşkıya o talebeyi göremez. Diğerlerinin nesi varsa alırlar. Seferden dönünce hocalarına, (Biz Allah’tan yardım istediğimiz halde soyulduk; fakat şu arkadaşımız, sizden yardım isteyince kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?) derler. O da, (Allahü teâlâ günahkâr kimselerin duasını kabul etmez. Arkadaşınız, benden yardım isteyince, onun duasını Allahü teâlâ bana duyurdu. Ben de, “Yâ Rabbi, bu talebemi kurtar!” dedim. Allahü teâlâ da kurtardı. Ben sadece vasıta oldum, dua ettim. Kurtaran Rabbimizdi) diye cevap verdi. (Tezkiret-ül-evliya)

Bir kimsenin, (yâ Abdülkadir Geylani, kiralık ev bulmama yardım et) demesinin hiç mahzuru olmaz. Şartlarına uyarak isterse, Allahü teâlâ ona kiralık ev nasip eder. Bu şartlar, o zatın Allahü teâlânın sevgili kulu olduğuna, nerede yardım istenirse oradaymış gibi yardım edeceğine inanmak ve yardım edeceğinde hiç şüphe etmemektir.
 

s.s.s

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
21 Şub 2008
Mesajlar
2,871
Tepki puanı
1
Puanları
0
Yaş
45
selamun aleyküm,olaki 11 adım duasını burdan okuyup yapmak isteyen kardeşlerim için yazma ihtiyacı duydum.11 adım duasının dinimizdeki yeri emin kişiler ve kaynaklardan öğrenilmiştir..tavsiye edilmemiştir.vebali bize değildir.vijdanen rahatsız olduğum için yazmak istedim.

nakşibendi kardeşim,hakkınızı helal edin,sayfayı meşgul ettim.ALLAH a emanet olun.
 

Bu konuyu görüntüleyen kişiler

Üst Alt