GizliOzne
Kayıtlı Kullanıcı
Günümüzde en çok hasretini çektiğimiz, özlemini duy-duğumuz, başkalarından, başkalarında gördüğümüzde gözlerimizin yaşardığı, gönlümüzün sürûra boğulduğu has-letlerden biri de; “kadirşinaslık”tır. Kadirşinaslık, kadirbilir-lik, değerbilirlik, iyilikbilirlik, kıymetbilirliliktir. Kadir, kıymet bilmedir. şair ne güzel söylemiş:
“itibar olmazmış, yüze gülene,
Canım kurban olsun, kadir bilene.”
Değer veren, değer bulur, değerli olur. Başkalarına de-ğer vermemek, insanı değersizleştirir. Kadirşinaslığın zıddı ise, nankörlük, kadirbilmemezlik, şükürsüzlüktür. insanda bulunan menfi / olumsuz vasıflarından biri de nankörlüktür. Nankörlüğü; yapılan iyiliğe, verilen nimete, insan onuru-nun korunması ve gelişmesi için gösterilen her türlü faali-yete karşılık gösterilen minnetsizlik, hatırtanımazlık ve ka-dirbilmezlik olarak tanımlayabiliriz.
“Muhakkak insan Rabbine karşı çok nankör-dür.” (100 Âdiyat, 6) Yaratıcısına karşı nankörlük eden in-san, bu özelliğini insanlara karşı da sergilemektedir. Anne- babasına, hocasına, eşine, işine, işverenine, arkadaşlarına karşı yapılan olumsuz eylemler, nankörlükle direkt olarak alakalıdır.
Kadir-kıymet bilme, mühim bir ahlâkî olgunluktur ve ve-falı, vefakâr olmanın belirtisidir. Yüce Rabbimiz Rahman süresinde tam otuz bir yerde: “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” buyurarak uyarır.
Kadrini kıymetini bilmediğimiz, gerekli değeri verme-diğimiz o kadar çok şey var ki? Sahi anne-babalarımızla, eş-lerimizle, çocuklarımızla, dostlarımızla aramız nasıl? Yoksa akrabalarımızı akrep gibi mi görüyoruz?
ölümlerinden sonra ah, vah, eyvah ettiğimiz insanların kıymetini hayatta iken niçin bilmedik? Bir düşünür: “Yaşa-yanlardan esirgenen değer, pek kolayca ölülere verilir.” der.
Hz. Mevlana bu hususu şöyle ifade eder:
“Gel de birbirimizin kıymetini bilelim; çünkü ansızın ayrılacağız birbirimizden.
Madem ki inanan, inanç sahibinin aynasıdır; madem ki bu böyle, ne diye aynadan yüz çeviriyoruz?
Ulular, dosta can feda ederler; dolaşmayı bırak, biz de insanız.
Kul eûzüleri, kulhüvallah’ları ne diye birbirimizi sev-mek için okuyup üflemeyiz?
Garezler, dostluğu karartır; ne diye gönülden söküp atmayız, sürüp çıkarmayız garezleri?
ölümümden sonra biliyorum, uzlaşacaksın, barışa-caksın; fakat bir ömür boyunca gamınla sınanıp duru-yoruz biz. şimdi öldüm say da barış benimle; zaten teslim oluşta ölülere benzeriz biz.
Mezarımı öpmek istiyorsan, neysek yine oyuz biz, gel de yüzümü öp şimdi…” (1)
“Kişinin kadri eldeyken bilinmez, Yerinde cevhere rağbet kılınmaz.” der, ibn Kemal Paşa bir beytinde.
Ferit Kam da, Süleyman Nazif'in mezar taşına şunları yazdırmış:
“Sağlığında nice ehli hünerin,
Bir atım tuz bile yoktur aşına,
öldürürler evvel onu açlıktan,
Sonra bir türbe dikerler başına.”
Süleyman Nazif demişken, Merhum Mehmet Âkif'in bu hususla alakalı bir hatırasını nakledelim:
Mehmet Âkif Mısır'dadır, Süleyman Nazif ise Türki-ye'de. Gelmez gelmez de, aylar sonra Akif'e Nazif'ten bir mektup gelir. Akif'in oğlu ölmüştür ve Süleyman Nazif onu bildirmektedir. Akif, “Nazifciğim, beni hatırlaman için bizim evden illa da bir cenaze mi çıkması lazımdı.” der.
Sahi bizlerinde birbirimizin kıymetini bilmemiz, ara-yıp sormamız, ilgilenmemiz, buluşmamız için ille de ce-naze, hastalık vs. mi lazım? Bu ayrılık, gayrılıklar neyin nesi? Bu küsmeler, darılmalar, ayrılmalar ne anlama geli-yor?
Tanınmış nüktedanlardan merhum Sakallı Celal, bir arkadaşı için, “çivi gibidir.” dediğinde, yanındakiler onun bu sözünü biraz garip karşılarlar. Celal açıklamak ihtiyacı hisseder:
“Efendim, galiba yanlış anlaşıldı. “çivi” demekle onun demir gibi sağlam olduğunu kastetmedim. Kafası-na vurulmadıkça, vazifesini yapmaz demek istedim.”
Bizlerin de birliği, dirliği sağlayabilmemiz için illa biri-nin başımıza vurması mı gerekir? Halktan ve haktan ya-na olanlarla, halkı ve hakkı hiçe sayanlar arasındaki mü-cadele ortada… Bu mücadelede yerimiz neresi?
NELER YAPMALIYIZ?
1- “çok riyakâr var, veli görünür.
ibn Mülcem iken Ali görünür.” diyen ibn Kemal Pa-şa'nın uyarısına kulak asmalıyız. ibn Mülcem’lerle Hz. Ali'yi birbirine karıştırmamalıyız. ibn Mülcem’lere karşı uyanık olmalıyız. inançlı kesimin gücünü zayıflatacak tavır ve dav-ranışlarından uzak durmalıyız.
2- Nankörlük yapmamalı, kadir kıymet bilmeli, insan-lara değer vermeli, gereken saygı ve sevgiyi göstermeliyiz. Rasülullah (s.a.v.): “Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. çünkü ben cehennemin çoğunu, sizin dol-durduğunuzu gördüm.” buyurmuştu. Orada bulunan ka-dınlardan biri:
“Niçin cehennemin çoğunu biz dolduruyoruz? diye sordu. Rasül-i Ekrem de:
“çünkü siz çok lanet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutup inkar edersiniz.” buyurdu. (2)
Kadir, kıymet bilmemek, kötü bir huydur. Bu hastalığa yakalanmış olanlar, sadece eşlerine değil, Allah'a karşı da nankörlük ederler. insanı değerli kılan özelliklerinden biri, kendisine yapılan iyiliği unutmaması, hatta zaman zaman bu iyiliği dile getirmesidir. Rasül-i Ekrem Efendimiz, kötü huylu kadınların, kocalarının iyiliklerini inkar etmeleri sebebiyle cehennemlik olduklarını belirttiği bir başka ha-disinde “Onlardan birisine ömür boyu iyilik etsen, sonra da senden hoşuna gitmeyen bir şey görse, 'ben senden hiç ha-yır görmedim.' der.” buyurmaktadır. (3) şüphesiz sadece kadınlar değil, erkekler de bu tür kadir bilmezlikten uzak durmalıdır. Zira Rasülullah (s.a.v.) Efendimiz'in buyurduğu gibi, gördüğü iyilik sebebiyle insanlara teşekkür etmeyen kimse, Allah'a da şükretmiş olmaz. (4) insanlardan çoğun-da hakim olan durum, nimetlere karşı, nankörlüktür. “…Kullarımdan şükreden azdır.” (34 Sebe, 13) ilahî buyruğu, bu gerçeği hatırlatmaktadır. Bu açıdan insanın bünyesinde, yaratılışında nankörlük duygusu vardır. Bir-çok davranışları ondan kaynaklanmaktadır. Uygun şartlar bulunca, insan şahsiyeti bu özelliğini ortaya koymaktadır. Bu özellik, şükür ve hamd düsturu ile eğitilerek yararlı hale getirilebilir. Allah bu kudreti insana vermiştir. insan bu ka-biliyetini geliştirerek Allah'a şükreden bir kul olmakla yü-kümlüdür. Bu yükümlülüğü kavrayanlar ancak nankör-lükten uzak kalabilirler. Takdir, teşekkür duygularımızı ge-liştirmeliyiz.
3- insanların eksikliklerini ve kusurlarını değil, iyilik-lerini görmeliyiz. insanlararası ilişkilerde her zaman eksik, hatalı, yanlış tavırlar sergilenilmesi mümkündür. Bu konu-da taraflara düşen görev; bir yanlış yüzünden, on doğruyu yok saymamalı, eksiklikleri hüsn-ü zan ile iyiye yorumla-malı, ayıpları örtmeli, kusurların peşine takılıp ifşa etme-melidir. ideal insan vefalıdır. Vefa, iyiliği unutmayan, kötü-lüğü ise yapılmamış kabul etmektir. Yapılan iyilik ise; onu unutulmaması gereken bir yere yazmak, kötülük ise onu affetmek ve bağışlamaktır. Peygamber (s.a.v.) şöyle bu-yurur: “Bir mü'minin din kardeşine eziyet verici, sert bakış-la bakması helal olmaz.” (5) başka bir hadiste de “Müslü-manı aldatan, ona zarar veren ve ona hile yapan bizden değildir.” (6) buyrulur.
4- Biz hata değil, çare bulmalıyız.Umutsuzluk değil, umut aşılamalıyız. Farklar üzerinde değil, benzerlikler üzerinde yoğunlaşmalıyız. Anlayışsız davranılsa bile, an-layışla cevap vermeliyiz. insanlara önem vermeliyiz.
Hiçbir kalbe kapısı kırılarak girilemez. Ahlâk, zerâfet ve nezâket, bütün gönül gümrüklerinde geçerli pasa-porttur. Başı dik olalım ama dikbaşlılık yapmayalım. in-sanlar başaklara benzerler. içleri boşken, başları havada-dır. Doldukça eğilirler. Mütevazı olalım. Bir mecliste “Kim, kime selam verir?” sorusuna cevap aranırken, “Küçük büyüğe, genç yaşlıya, bir yere giren içerdekilere, binitli yaya olana selam verir.” diye konuşulurken, ce-vapları dinleyen meclisin büyüğü; “Gönlü alçak olan se-lam verir.” der. Evet, alçak gönüllü, geniş görüşlü, hoş-görülü olmalıyız.
5- Genellikle günümüzde “Yâr ol da, bâr (yük) ol-ma!” anlayışı hakim. Halbuki dost, dostun sevincine de, hüznüne de ortak olur. Sevginin alameti fedakârlıktır. Seven, sevilene karşı sevgisi ölçüsünde, fedakârlıkta bu-lunur.
Muallim Naci, ne güzel söylemiş:
“Kahvelerim pişti gel,
Cezvelerim taştı gel,
iyi günün dostları,
Kötü günüm geçti gel.”
6- Müslüman işine, işverenine, işyerine karşı da so-rumlu ve vefalı davranmalı, sebatsızlık, sabırsızlık yap-mamalıdır: "(Meşru) Bir işten rızıklanan kimse, o işe de-vam etmelidir.” (7)
Birbirimizin kıymetini bilelim, iş işten geçmeden bir-birimize sahip çıkalım. Başkası benim için ne yaptı? Ye-rine, “Ben başkası için ne yaptım?” diye kendimizi sor-gulayalım. Unutmayalım; dost kazanmak zor ama kay-betmek kolaydır.
1- Mevlana, Divan-ı Kebir, 6/ 209.
2- Buhari, Hayz 6, Küsuf 9, Zekat 44, Savm 41. Müslim, iman 132.
Ebu Davud, Sünnet 15. Tirmizi, iman 6. ibn Mâce, Fiten 19.
3- Buhari, iman 21. Müslim, Küsuf 17.
4- Ebu Davud, Edeb 1.
5- Münâvi, Feyzu'l- Kadir, 5/504.
6- Münâvi, age., 5/387.
7- ibn Mâce, Ticaret 4.
“itibar olmazmış, yüze gülene,
Canım kurban olsun, kadir bilene.”
Değer veren, değer bulur, değerli olur. Başkalarına de-ğer vermemek, insanı değersizleştirir. Kadirşinaslığın zıddı ise, nankörlük, kadirbilmemezlik, şükürsüzlüktür. insanda bulunan menfi / olumsuz vasıflarından biri de nankörlüktür. Nankörlüğü; yapılan iyiliğe, verilen nimete, insan onuru-nun korunması ve gelişmesi için gösterilen her türlü faali-yete karşılık gösterilen minnetsizlik, hatırtanımazlık ve ka-dirbilmezlik olarak tanımlayabiliriz.
“Muhakkak insan Rabbine karşı çok nankör-dür.” (100 Âdiyat, 6) Yaratıcısına karşı nankörlük eden in-san, bu özelliğini insanlara karşı da sergilemektedir. Anne- babasına, hocasına, eşine, işine, işverenine, arkadaşlarına karşı yapılan olumsuz eylemler, nankörlükle direkt olarak alakalıdır.
Kadir-kıymet bilme, mühim bir ahlâkî olgunluktur ve ve-falı, vefakâr olmanın belirtisidir. Yüce Rabbimiz Rahman süresinde tam otuz bir yerde: “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” buyurarak uyarır.
Kadrini kıymetini bilmediğimiz, gerekli değeri verme-diğimiz o kadar çok şey var ki? Sahi anne-babalarımızla, eş-lerimizle, çocuklarımızla, dostlarımızla aramız nasıl? Yoksa akrabalarımızı akrep gibi mi görüyoruz?
ölümlerinden sonra ah, vah, eyvah ettiğimiz insanların kıymetini hayatta iken niçin bilmedik? Bir düşünür: “Yaşa-yanlardan esirgenen değer, pek kolayca ölülere verilir.” der.
Hz. Mevlana bu hususu şöyle ifade eder:
“Gel de birbirimizin kıymetini bilelim; çünkü ansızın ayrılacağız birbirimizden.
Madem ki inanan, inanç sahibinin aynasıdır; madem ki bu böyle, ne diye aynadan yüz çeviriyoruz?
Ulular, dosta can feda ederler; dolaşmayı bırak, biz de insanız.
Kul eûzüleri, kulhüvallah’ları ne diye birbirimizi sev-mek için okuyup üflemeyiz?
Garezler, dostluğu karartır; ne diye gönülden söküp atmayız, sürüp çıkarmayız garezleri?
ölümümden sonra biliyorum, uzlaşacaksın, barışa-caksın; fakat bir ömür boyunca gamınla sınanıp duru-yoruz biz. şimdi öldüm say da barış benimle; zaten teslim oluşta ölülere benzeriz biz.
Mezarımı öpmek istiyorsan, neysek yine oyuz biz, gel de yüzümü öp şimdi…” (1)
“Kişinin kadri eldeyken bilinmez, Yerinde cevhere rağbet kılınmaz.” der, ibn Kemal Paşa bir beytinde.
Ferit Kam da, Süleyman Nazif'in mezar taşına şunları yazdırmış:
“Sağlığında nice ehli hünerin,
Bir atım tuz bile yoktur aşına,
öldürürler evvel onu açlıktan,
Sonra bir türbe dikerler başına.”
Süleyman Nazif demişken, Merhum Mehmet Âkif'in bu hususla alakalı bir hatırasını nakledelim:
Mehmet Âkif Mısır'dadır, Süleyman Nazif ise Türki-ye'de. Gelmez gelmez de, aylar sonra Akif'e Nazif'ten bir mektup gelir. Akif'in oğlu ölmüştür ve Süleyman Nazif onu bildirmektedir. Akif, “Nazifciğim, beni hatırlaman için bizim evden illa da bir cenaze mi çıkması lazımdı.” der.
Sahi bizlerinde birbirimizin kıymetini bilmemiz, ara-yıp sormamız, ilgilenmemiz, buluşmamız için ille de ce-naze, hastalık vs. mi lazım? Bu ayrılık, gayrılıklar neyin nesi? Bu küsmeler, darılmalar, ayrılmalar ne anlama geli-yor?
Tanınmış nüktedanlardan merhum Sakallı Celal, bir arkadaşı için, “çivi gibidir.” dediğinde, yanındakiler onun bu sözünü biraz garip karşılarlar. Celal açıklamak ihtiyacı hisseder:
“Efendim, galiba yanlış anlaşıldı. “çivi” demekle onun demir gibi sağlam olduğunu kastetmedim. Kafası-na vurulmadıkça, vazifesini yapmaz demek istedim.”
Bizlerin de birliği, dirliği sağlayabilmemiz için illa biri-nin başımıza vurması mı gerekir? Halktan ve haktan ya-na olanlarla, halkı ve hakkı hiçe sayanlar arasındaki mü-cadele ortada… Bu mücadelede yerimiz neresi?
NELER YAPMALIYIZ?
1- “çok riyakâr var, veli görünür.
ibn Mülcem iken Ali görünür.” diyen ibn Kemal Pa-şa'nın uyarısına kulak asmalıyız. ibn Mülcem’lerle Hz. Ali'yi birbirine karıştırmamalıyız. ibn Mülcem’lere karşı uyanık olmalıyız. inançlı kesimin gücünü zayıflatacak tavır ve dav-ranışlarından uzak durmalıyız.
2- Nankörlük yapmamalı, kadir kıymet bilmeli, insan-lara değer vermeli, gereken saygı ve sevgiyi göstermeliyiz. Rasülullah (s.a.v.): “Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. çünkü ben cehennemin çoğunu, sizin dol-durduğunuzu gördüm.” buyurmuştu. Orada bulunan ka-dınlardan biri:
“Niçin cehennemin çoğunu biz dolduruyoruz? diye sordu. Rasül-i Ekrem de:
“çünkü siz çok lanet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutup inkar edersiniz.” buyurdu. (2)
Kadir, kıymet bilmemek, kötü bir huydur. Bu hastalığa yakalanmış olanlar, sadece eşlerine değil, Allah'a karşı da nankörlük ederler. insanı değerli kılan özelliklerinden biri, kendisine yapılan iyiliği unutmaması, hatta zaman zaman bu iyiliği dile getirmesidir. Rasül-i Ekrem Efendimiz, kötü huylu kadınların, kocalarının iyiliklerini inkar etmeleri sebebiyle cehennemlik olduklarını belirttiği bir başka ha-disinde “Onlardan birisine ömür boyu iyilik etsen, sonra da senden hoşuna gitmeyen bir şey görse, 'ben senden hiç ha-yır görmedim.' der.” buyurmaktadır. (3) şüphesiz sadece kadınlar değil, erkekler de bu tür kadir bilmezlikten uzak durmalıdır. Zira Rasülullah (s.a.v.) Efendimiz'in buyurduğu gibi, gördüğü iyilik sebebiyle insanlara teşekkür etmeyen kimse, Allah'a da şükretmiş olmaz. (4) insanlardan çoğun-da hakim olan durum, nimetlere karşı, nankörlüktür. “…Kullarımdan şükreden azdır.” (34 Sebe, 13) ilahî buyruğu, bu gerçeği hatırlatmaktadır. Bu açıdan insanın bünyesinde, yaratılışında nankörlük duygusu vardır. Bir-çok davranışları ondan kaynaklanmaktadır. Uygun şartlar bulunca, insan şahsiyeti bu özelliğini ortaya koymaktadır. Bu özellik, şükür ve hamd düsturu ile eğitilerek yararlı hale getirilebilir. Allah bu kudreti insana vermiştir. insan bu ka-biliyetini geliştirerek Allah'a şükreden bir kul olmakla yü-kümlüdür. Bu yükümlülüğü kavrayanlar ancak nankör-lükten uzak kalabilirler. Takdir, teşekkür duygularımızı ge-liştirmeliyiz.
3- insanların eksikliklerini ve kusurlarını değil, iyilik-lerini görmeliyiz. insanlararası ilişkilerde her zaman eksik, hatalı, yanlış tavırlar sergilenilmesi mümkündür. Bu konu-da taraflara düşen görev; bir yanlış yüzünden, on doğruyu yok saymamalı, eksiklikleri hüsn-ü zan ile iyiye yorumla-malı, ayıpları örtmeli, kusurların peşine takılıp ifşa etme-melidir. ideal insan vefalıdır. Vefa, iyiliği unutmayan, kötü-lüğü ise yapılmamış kabul etmektir. Yapılan iyilik ise; onu unutulmaması gereken bir yere yazmak, kötülük ise onu affetmek ve bağışlamaktır. Peygamber (s.a.v.) şöyle bu-yurur: “Bir mü'minin din kardeşine eziyet verici, sert bakış-la bakması helal olmaz.” (5) başka bir hadiste de “Müslü-manı aldatan, ona zarar veren ve ona hile yapan bizden değildir.” (6) buyrulur.
4- Biz hata değil, çare bulmalıyız.Umutsuzluk değil, umut aşılamalıyız. Farklar üzerinde değil, benzerlikler üzerinde yoğunlaşmalıyız. Anlayışsız davranılsa bile, an-layışla cevap vermeliyiz. insanlara önem vermeliyiz.
Hiçbir kalbe kapısı kırılarak girilemez. Ahlâk, zerâfet ve nezâket, bütün gönül gümrüklerinde geçerli pasa-porttur. Başı dik olalım ama dikbaşlılık yapmayalım. in-sanlar başaklara benzerler. içleri boşken, başları havada-dır. Doldukça eğilirler. Mütevazı olalım. Bir mecliste “Kim, kime selam verir?” sorusuna cevap aranırken, “Küçük büyüğe, genç yaşlıya, bir yere giren içerdekilere, binitli yaya olana selam verir.” diye konuşulurken, ce-vapları dinleyen meclisin büyüğü; “Gönlü alçak olan se-lam verir.” der. Evet, alçak gönüllü, geniş görüşlü, hoş-görülü olmalıyız.
5- Genellikle günümüzde “Yâr ol da, bâr (yük) ol-ma!” anlayışı hakim. Halbuki dost, dostun sevincine de, hüznüne de ortak olur. Sevginin alameti fedakârlıktır. Seven, sevilene karşı sevgisi ölçüsünde, fedakârlıkta bu-lunur.
Muallim Naci, ne güzel söylemiş:
“Kahvelerim pişti gel,
Cezvelerim taştı gel,
iyi günün dostları,
Kötü günüm geçti gel.”
6- Müslüman işine, işverenine, işyerine karşı da so-rumlu ve vefalı davranmalı, sebatsızlık, sabırsızlık yap-mamalıdır: "(Meşru) Bir işten rızıklanan kimse, o işe de-vam etmelidir.” (7)
Birbirimizin kıymetini bilelim, iş işten geçmeden bir-birimize sahip çıkalım. Başkası benim için ne yaptı? Ye-rine, “Ben başkası için ne yaptım?” diye kendimizi sor-gulayalım. Unutmayalım; dost kazanmak zor ama kay-betmek kolaydır.
1- Mevlana, Divan-ı Kebir, 6/ 209.
2- Buhari, Hayz 6, Küsuf 9, Zekat 44, Savm 41. Müslim, iman 132.
Ebu Davud, Sünnet 15. Tirmizi, iman 6. ibn Mâce, Fiten 19.
3- Buhari, iman 21. Müslim, Küsuf 17.
4- Ebu Davud, Edeb 1.
5- Münâvi, Feyzu'l- Kadir, 5/504.
6- Münâvi, age., 5/387.
7- ibn Mâce, Ticaret 4.