Neler Yeni

Hoşgeldiniz İslami Forum Sayfası

Tüm özelliklerimize erişmek için şimdi bize katılın. Kaydolduktan ve oturum açtıktan sonra, konular oluşturabilir, mevcut konulara yanıtlar gönderebilir, diğer üyelerinize itibar kazandırabilir, kendi özel mesajınızı edinebilir ve çok daha fazlasını yapabilirsiniz. Ayrıca hızlı ve tamamen ücretsizdir, peki ne bekliyorsunuz?
Blue
Red
Green
Orange
Voilet
Slate
Dark

Evrensel Sorumluluk Şuuru (1 Kullanıcı)

aKis

Kayıtlı Kullanıcı
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
304
Tepki puanı
0
Puanları
0
Yaş
40



“İslam insanı”
nınen temel özelliklerinden birisi de, evrensel (cihanşümul) bir sorumluluk şuuruna sahip olmasıdır.
Bu cümlenin içini doldurmak için önce “Evrensel sorumluluk şuuru nedir?” sorusunun cevabını vermek gerekir.
Şudur:
-İslam’ın evrensel bir din olduğunu kavramak ve onu, insan olan her yere ulaştırmak demektir.
Bu cümlede de iki husus var:
1- İslam’ın evrenselliğini kavramak...
2- İslam’ı insan olan her yere ulaştırmak.
Evet, İslam evrensel bir dindir, onu insanoğluna tebliğ etmekle görevlendirilen Elçi, Peygamber, mübelliğ de evrensel bir peygamberdir.
Evrensel olmak, tüm kainata hitap etmek demektir.
Evrensel olmak, sadece bir kavme, kabileye, bir dil, ırk renk mensuplarına değil, insan olan herkese, sadece bir coğrafi alana değil, evrenin bütün alanlarına şamil bir mesajı ihtiva etmek demektir.
Hazreti Muhammed -sallallahü aleyhi ve sellem- İslam’ı, ne Arap kavmine, ne Hicaz coğrafyasına tebliğ etmekle değil, tüm insanlığa ulaştırmakla görevlendirildi.
İslam’ın Kitabı Kur’an, tüm insanlığa hitap etti.
Kainatın Rabbi de, bu son dini, bütün insanlığın hayat ölçüsü olsun diye gönderdi.
İslam evrensel bir muhtevaya sahip olabilir, Kur’an insanlığa hitap ediyor olabilir ama, böyle bir mesaj, kitaplarda da kalabilir.
Şunu biliyoruz ki, İslam’ı tebliğ etmekle görevlendirilen insan, yani Allah’ın Zatına “Elçi” olarak şereflendirdiği Hazreti Muhammed, (s.a.), kendi tebliğ hayatında İslam’ı Evrensel boyutlara taşımak için cehdü gayret etti, hep ufuklara doğru yürüdü, ufukları işaret etti, ufuklar ötesine “İslam ol, kurtul” çağrısı taşıyan insanlar gönderdi, yetiştirdiği nesle böyle bir “Tebliğ” şuuru kazandırdı, bu dünyadan ebedi aleme göç ederken de “huzurunda toplanan 120 bin insana, “Burada bulunanlar sözlerimi bulunmayanlara taşısınlar” diye bir vasiyet bıraktı.
Ufuklar ötesine çağrı yöneltirken, sade insanları muhatab almanın yanında, çağın en kudretli devletlerini de mesaja muhatap kıldı.
Rasulullah Efendimiz’in hal-i hayatına tekabül eden tebliğ yekunu demek, Mekke sokaklarında, panayırlarında, büyük bir yürekten kaynaklanan küçücük seslerle başlayan “Lailahe illallah deyin kurtulun” gibi çağrıların Arafat meydanında Arabistan yarımadasının ücra yerlerinden toplanıp gelen 120 bin insanın yüreğinde çoğalması demektir.
O tebliğ yekunu, İslam’ın sesinin Bizans, Mısır, İran saraylarının en zirve noktalarına ulaşması demektir.
O tebliğ yekunu, İslam’ın sesinin Çin’e, Türkistan’a ulaşması demektir.
Çok açık ki, Allah Rasulü, o günün şartlarında bir beşer takatinin ortaya koyabileceği bütün sesi ortaya koymuş ve iki asır sonra, İslam’ın üç kıtanın dini olmasını sağlayacak koordinatların çivilerini çakmıştır.
Şunu söylemek mümkündür:
Rasulullah Efendimizin tebliğ gayretini anlayan insan, İslam’ın evrenselliğinden başka bir sonuca ulaşmaz.
Şunu da söylemek lazımdır:
Kur’an-ı Kerim’i doğru anlayan insan da, İslam’ın evrensel bir din olduğundan başka bir anlayış, ve onun mü’minlerinin bu dini, evrenin tüm kıvrımlarına taşımak gibi bir göreve sahip oldukları dışında bir sonuç çıkarmaz.
Kur’an’da, mü’minlerin önüne;
“-Yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” diye bir ufuk çizgisi konur. (Enfal, 39; Bakara, 193)
Böyle bir ilahi çağrıyı duyan insanın yapması gereken şey, ilk önce “Fitne”yi tanımlamak, sonra da, “Allah’ın dini”ni tanımlamaktır. Ondan sonra “cehd” kuşağını kuşanıp, yola çıkmaktır.
Allah’ın dini İslam’dır.
İslam mutlak sulh, güven, barış demektir.
Fitne, katilden beter bir anafor halidir. İnsanların zihnini allak bullak eden, sabah ile akşam arasında insanı imandan küfre alıp götürebilen bir savrulma durumudur.
Fitne insanlık için bir zehirdir, panzehiri İslam’dır.
Bu ayet, müslümanların önüne, küresel çapta savaşı değil, küresel çapta barış misyonunu koyuyor.
Fitne savaştır, fitne cinayetlerdir, uyuşturucudur, şehvet diktatoryasıdır, insanı insanlığından çıkaran her şeydir.
Fitne ile yaşayamaz insanoğlu.
Fitne ile insanoğlu insan gibi yaşayamaz.
“Din yalnız Allah’ın olsun” demek, insanoğlu Allah’ın yarattığı gibi mükerrem halde olsun demektir. Ahsen-i takvime çağrıdır.
İslam’ın evrensel misyonunu anladıktan sonra Müslümana düşen iki şey şudur:
-Bu misyonun ifasında kendisine düşen payın farkında olmak...
-Bu misyonu nasıl ifa edeceğine dair yollar aramak.
Müslüman misyonu görmeyebilir, görür, üstüne almayabilir, bir sırtlanan bulunur nasıl olsa diye düşünebilir, “Tek ben mi kaldım?” diyebilir, yani görevi ıskalar...
Ya da “Ben değilse kim” diyerek, “Bana düşeni benden başkası neden yüklensin” diyerek, “Bana düşenin hesabını ben vereceğim” diyerek, “Benim hesabımı başkası ödemez” diyerek... omuzunu yükün altına sokar.
İslam’ın evrensel sorumluluğu noktasında tercih bu kadar nettir.
Böyle bir misyonda varsındır, ya da yoksundur.
İslam sende bitsin dersin, ya da senin yüreğinden bir başka yüreğe daha intikal etsin, dersin. Bu tam da evrensel misyon noktasında bir idrak farkıdır.
İslam’ı kendi çocuklarına bile taşımak, böyle bir derde sahip olmak, aslında farkında olarak olmayarak, bu evrensel misyona sahip çıkmak demektir.
İslam evinde yaşasın istiyorsan, evinin dışında da yaşanması gibi bir derdin olmalıdır.
İslam ülkende yaşansın istiyorsan, dünyada da yaşanması gibi bir derdin olmalıdır.
Değilse sokaktaki fitne evine, dünyadaki fitne senin yurduna intikal eder.
Farkındalık, farkındalık, farkındalık...
“Benim üzerime ne düşüyor?” sorusuna ”Müslümanca”, “Kur’an’ca”, “Hazreti Peygamberin huzurunda duruyormuşcasına” cevap vermek...
-Bu mektup Bizans kralına gidecek! Saraya varılacak, kralın huzuruna çıkılacak ve ona “İslam ol kurtul” çağrısı yöneltilecek.
Kim var?
-Ben, ben, ben!
Ya da Peygamber (s.a.) seslenecek:
-Sen, sen, sen...
Bu kadar yüreği evrensele ayarlanmış bir müslüman topluluk inşa edilmiş saadet çağında...
Bugünün “Evrensel misyonu” da böyle yürekler gerektiriyor.
Ya da;
“Kenar-ı Dicle’de bir kurt, aşırsa bir koyunu...
Gelir de adl-i ilahi Ömer’den sorar onu...”
gibi bir mesuliyet şuuru.
Ya da Büyük Okyanus’un kıyılarına varıp dayanan Ukbe bin Nafi gibi;
-Ya Rabbi, önüme bu denizleri çıkarmasaydın, senin adını çok daha ötelere duyuracaktım.
Ya da, tüm kainata “Gel” diye seslenmek... İnsanları İslam’ın ümid dergahına davet etmek...
Bunlar hep, İslam’ın evrensel misyonunu idrak halidir ve onun bütün çağların Müslümanlarının önüne konan ay parçası nümuneleridir.
Peki nasıl ifa edilecek bu çağda bu misyon?
-Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır, denilmiş ya...
Aynen öyle...
Alıp verdiği nefesin farkına varan, insanoğlunu “Fitne”den koruyacak Rabbani çağrıyı aramaya başlar. Her nefes O’na götürür, O’nun ilahi ölçülerine davet eder.
Rabbin bize lutfettiği “Habl-i ilahi”ye tutunursak, sarılırsak, onu kılavuz edinirsek, ona sorarsak, aklımız ruhumuz ondan beslenirse, evrensel ufuklarda gezinmek için de yollar buluruz.
Allah celle celalüh:
-Enfüse bak, diyor, afaka bak.
Yani
-Kendini oku, evreni oku.
-Oku ama, Allah’ın adıyla oku. Allah ile alakanı hep diri tutarak oku. Oku, sırlar açılacaktır.
-Allah’a karşı ancak O’nun alim kulları gerçek anlamıyla huşu duyar. Yani, O’nun hukukunu bilir, kendi haddini bilir, haddi aşmanın bedelini bilir...
Yani her şeyi doğru oku. Ve ona göre bir yol haritası çıkar.
Kalplerin kapısı çal.
İslam’ı sun.
İslam’ı en güzel bir biçimde sun.
Onun için İslam’ı en güzel biçimde yaşa.
Sende İslam bütün güzelliği ile gözüksün.
Kendini okurken, bir büyük misyonu taşımaya yeterli yürek kalibresine sahip olup olmadığını görmek eksiklikleri tamamlayabilme iradesini kuşanmak için oku.
Mesela Kur’an insanın önüne “Kalplerin İslam’a ısındırılması” gibi bir mesele koyuyor.
O günün şartlarında “müellefe-i kulub” diye nitelenen bu insanlar için fon ayrılması tavsiye ediliyor.
Ama, anlamak lazım ki, “kalplerin ısındırılması” bize çok daha geniş bir iletişim yönteminin kapısını aralıyor.
-Nefret ettirmeyin, sevdirin, çağrısını yapıyor Allah rasulü...
-Zorlaştırmayın, kolaylaştırın, çağrısını yapıyor.
Kur’an:
-Esirler için zekattan fon ayırın, diyor.
Kur’an:
-Allah yolunda çaba sarfedenler için fon ayırın, diyor.
Evreni okurken, onun en ücra köşelerine ulaşmak için yollar bulma niyetiyle oku.
Evreni okurken gerçekçi oku. Onun yollarında yürüyeceksin, onun ikliminde yaşayacaksın, onun idrakine ulaşacaksın...
Bu saydıklarımız kolaylıklar değil, zorluklar ihtiva edebilir.
Onun gerektirdiği donanımı kuşan.
Allah elçisi, dil öğrenmesi için genç sahabiler görevlendirmiş.
Kur’an bizden, bir grup mü’min savaşa gitmişse, yani böyle bir zaruret olmuşsa, geride bir başka grubun ilimde derinleşmesini tavsiye etmiş. Savaş ortamının bilinçlerde meydana getireceği yaraların sarılması için...
Kur’an “Kuvvet hazırlayın” diye seslenmiş. “Gücünüz yettiğince...” diye bir ufuk belirlemiş... Kuvvet hazırlamak bile bir irade ve güç meselesi demek ki...
Evrende bir düğmeye basmakla, dünyanın öteki ucuna mesaj gönderilebiliyorsa, Rabbani çağrıyı ulaştırmak için bu imkandan yararlanmak lazımdır.
Kainatın dilini anlamak diyebiliriz buna.
Bunun için de dil bilmek gerekiyor. Her şeyi doğru okumak, doğru tefekkür etmek ve doğru sonuçlara varmak...
Açlıktan kıvranan Afrikalı anne, baba ve çocuğun anlayacağı dil, sözcükler değildir.
Süfyan-ı Sevri Hazretleri, “Medine’de mücavir olmaktansa, Türkistan’da hizmet etmeyi tercih ederim” derken, mücavirliğin doyumsuz tadını görmezden geliyor değil, ama elini taşın altına koymak gibi bir şeyi tercih ediyor ve evrensel İslam misyonunun, sufi yüreğine yansıyan son derece gerçekçi boyutunu bize bildiriyor.
Sözü daha fazla uzatmayalım:
-Önümüzde Allah’ın elçisi gibi her daim en güzel olan örnek duruyor.
O evrensel yürüyüşte bütün zamanların mü’minlerinin önünde.
Belki de içimizde depreşmesi gereken soru şu olmalı:
-O bugün olsa ne yapardı?
Hangi Bizans Kralına hangi mesajı gönderirdi?
Ben o mesajı kaşıyacak yürek kalibresine sahip miyim?
O Kur’an’ın hangi ayetinden hangi davranış modelini çıkarır ve İslam’ın sesini Evren’in burçlarına taşırdı?
O’nun “Bu kılıcın hakkını kim verecek?” sorusunda yer alan “kılıç” bugün ne olurdu?
Bugün, elinden tutan çocuklara, gençlere hangi öğüdü verirdi, nasıl bir gençlik inşa ederdi?
Bugünün Mus’ab bin Umeyrleri, Muaz bin Cebelleri, Ebubekir ve Ömerleri, Alileri, Osmanları, Abdurrahman bin Avfları nasıl olmalıydı?
Ayşeler, Fatımalar, Sümeyyeler, Nesibeler (Allah onların hepsinden razı olsun) nasıl bir Müslüman kadın sembolü taşırlar bugüne?
İlimde derinleşmiş bir Ayşe ne demektir bugün için?
“Babasının annesi” diye vasıflanan “Fatıma validemiz” ne demektir?
Dağdan odun toplayıp satarak infakta bulunan sahabi hangi mesajı verir?
Elhasıl, kendini doğru okumak, evreni doğru okumak dedik.
Gelin hep birlikte kendimizi ortaya koyup, bu soruların bize tealluk eden cevaplarını bulmaya çalışalım.




Altınoluk Dergisi

Ahmet Taşgetiren
 

Bu konuyu görüntüleyen kişiler

Üst Alt